23 Mayıs 2012 Çarşamba

SAVUR BENİ RÜZGAR

Kamera; Güven BÜYÜKADA-İSTANBUL

Savur beni rüzgar; ada'dan ada'ya savur;
Büyükada'ya,Burgazada'ya,Gökçeada'ya,
Bozcaada'ya, Marmara'ya savur...


SAVUR BENİ RÜZGÂR



 Duyguların en güzel ifade biçimlerinden birisi de insanın içinden geldiği gibi düz yazılara sığınmasıdır. Küçüklüğümün büyüklüğüme etkisi vazgeçilmez bir denge içindedir. O zamanların en güzel sığınmaları mahalle arkadaşları ve yalnızlığımın zamanları ise dut ağacı ile gülfidanlarıydı. Erik ağaçlarının hemen kıyıcığında küçük ama bir çocuk için büyük bir koruluk oluşturmuş gülfidanlarının içine derme-çatma yaptığım kulübeme sığınırdım. Aynı derme-çatmalığın bir başka kulübesi de yaşlı dut ağacının yapraklarla sarılı olduğu kendi görünmezliğini oluşturduğu en üst dalları arasındaydı.

 Rüzgârın uğultusunu, savurma işi, tabiatın dengesi adına vazgeçilmezliği belli olan bir şeydir. Kırlara; toprağa çok yakın çocukluk zamanlarımın rüzgârı inanılmaz kokuları da taşırdı erdemli ellerinde. Göğsü şefkatli bir sevgili, bir ana gibiydi. Saçlarımın dağıldığına, yüzümün uçuşan tozlar ve polenlerle örtüldüğüne aldırmadan rüzgârın taşıdığı kokuları ve dokunuşundaki mutluluğu yaşardım.

 İnsanlığın gelişmeleri adına iç içe, koyun koyuna yaşamlar dayanılmaz ve boğucu gerilimleri de birlikte getiriyor. Rüzgârın giremediği şehirler; betondan kaleler gibi doğanın en güzel esintisini şaşırtıyorlar. Bu yüzden rüzgâr milyonlarca yıldır estiği, patikalar, yollar oluşturduğu doğal yataklarını betondan kaleler ile kesen insanlığa büyük öfke duyuyor. Bu yüzden en kıymetli şehirlerimizde rüzgârın şefkatli kollarını, taşıdığı muhteşem kokuları duyamayız…

 Şimdi kırları, tepeleri, Meriç nehrini, ovaları bırakıp geldiğim Tekirdağ şehrinde yaşıyorum. Hiç bitmeyecek hoyratlığın bir kültüre dönüştüğü bürokratların ilgisizliğini, şehir aşkına çok uzak kalışlarını rüzgârın uğultusuna benzer uğultular ile selamlıyorum. Kim bilir belki de bir fırtınaya dönüşmek, gereksiz bütün kırıntıları, molozları tabiatın diğer boş çukurlarına savurmak istiyor oluşumun içgüdüsel seslenişidir bu düşünce…

 Denizin hemen kıyısında eski uygar insanların; Ermeni, Yahudi, Rumların yaşadığı güzel şehrimin ahşap binaları çoktan yerle bir olup rüzgârlı soğuk kış günlerine yakacak oldu. Uygar insanları sevip, sayamamanın, onları doğdukları denizin kıyısında, kurdukları oyma kapılı, cumbalı evlerinde yaşatamamanın şehirli yaşayanı olarak büyük kederler içindeyim.

 Hüznüm sadece şehrimin şehir olamayışı, ahşabına sahip çıkamayışı, bağrında yeşerttiği diğer uygar insanlara sahip olamayışından mıdır? Değil elbet değil… İnsan insanlığa borçlu ve o insanlığa giden ışığın çağrılarını hissetmeye başlayınca duyarlılığı da artıyor. Ve bu duyarlılık içinde gülerken bile kederlerinizi okşayışınız gelir. Bende öyle yapıyorum; üzerime çöken bencil gülüşleri, kahkaha seslerini kederlerim ile dengeliyorum.

 Şimdi yine öyle hafif yağmurlu bir günün kapalı havasına aldırış bile etmeden tüm hücreleri ile çalışan beden motorlarımın yaydığı ısıyı düşürmek adına düz yazının engin şefkatine sığınarak sesleniyorum;

 SAVUR BENİ RÜZGÂR… Savur buralardan öteye. Al götür beni; dağdan dağa, tepeden tepeye bırak. Ovaları, vadileri, küçük berrak dereleri dolaştır. Denize paralel giden ve ülkemi çevreleyen bütün dağları gezdir bana; ayaklarım şişse, altları açılıp katman katman yaralar bağlasa bile gezdir beni rüzgâr. Bütün bildik inançları, ayıplarla örülü örtüleri sıyır at bedenimden. Ruhuma baskı yapan bir deri gibi yapışmış bencilliğime katkı sağlayan kozmik ışınları da durdur.

 Savur Beni Rüzgâr… Savur at buralardan bilmedik diyarlara. İnsanı hapseden bütün yapaylıkları işitecek algılardan da kurtar ve yücelt. İnsanı, insanlığı günlere hapseden, kimi günü daha kutsal, kimi günü babalar, analar, sevgililer, öğretmenler, özürlüler günlerine bölen diğer günlerin hakkını yitirmiş insancıklardan çok uzaklara sürükle beni rüzgâr. İstersen dağların zirvelerine, istersen ormanların en koyu derinliklerine, istersen çöllerin bilinmeyen yerlerine hapset beni; ama kurtar varlığımın var oluşunu hissederken yok oluşa sürüklenen ve bedenime baskılar yapan ruhumu.

 Sevgiyi, sevecenliği inanılmaz rakamlara, renklere doğallığı büyük ustalıkla taklit eden yapaylıklara teslim etmişliğin tanıklığını yaptırma bana rüzgâr! İstersen hoyratça kavra bedenimi; bir sevgili, bir ana şefkatliğini unutarak gel kavra bedenimi.

 Beni bir moloz, küçük bir kırıntı say ve al göklerin genişleyen evrenin en son noktasına getir; tanıklık ettir büyük patlamaların devam ettiğine, büyük çöküşlerin kara deliklerinin sonsuz helezonun iç çekişlerini ve sarmaladıkları, yuttukları büyük yıldızları nasıl gizlediklerini göster.

 Savur beni rüzgâr; savur batıdan doğuya doğru; savur denizden denize; yosundan yosuna, sesten sese doğru savur rüzgâr beni…

 Güven Serin

2 yorum:

E S M İ R dedi ki...

Rüzgarın akışına bırak mı kendini!
Yoksa rüzgar olabilmek mi!..

Bence sen rüzgar ol!..
es..esebildiğince..aç kanatlarını ve savur kendini istediğin yere..:))

sabah sabah bende uçurdum kendimi:))

bu arada evet evet adalara gitmeli..faytonlarda kalmadı ama olsun tabanvaya kuvvet arkamıza rüzgarı alınca kolay olur çıkmak:))

esenlikler dilerim..

hasret senfonileri dedi ki...

SENİN ÖZGÜRLÜĞÜ SEVİŞİNİ TANIYORUM!!! DUT AĞAÇLARININ TEPESİNİ BEN DE İYİ BİLİRİM.. DOĞAYI BU KADAR GÜZEL ANLATABİLEN AZ İNSAN VARDIR.. BUNUN İÇİN SADECE KALEMİNİN KUVVETLİ OLMASI YETMEZ, DOĞAYI DA SEVMESİ GEREKİR... HATTA AŞIK OLMASI... YAZILARINDA BEN BU TERTEMİZ AŞKI OKUYORUM SATIR SATIR SEVGİLİ GÜVEN..