2 Nisan 2012 Pazartesi

MONTAİGNE'NİN YOLCULUĞU

Kamera; Güven   Galata Kulesi-İSTANBUL

Tarihinde, mekanların da, sanatın da
yolculuğu vardır. Siz veya biz;
onların aynı yerde durduğunu sanırsınız;
ama öyle değildir; onlar bizden size, sizden
diğerlerine nice hayal ve düşlere,edebi
gerçeklere doğru hep yol alırlar...

MONTAİGNE’NİN YOLCULUĞU


 Fikir adamları birbirini taklit eden ve körleyen toplumların en tahlisiz zamanlarında çıkarlar ortaya. Bir can simidi, can suyu, Nuh’un aradığı küçük bir kara parçası gibi insanlığa armağandırlar.

 En güçlü siyasetçi, zorba, barbar ve en zengin insanlar ölümlerinden sonra unutulmuşlar kuyusuna düşerler. Ne hazindir ki, bütün savaşları onların kocaman isimleri, korkunç bağırışları, çılgınlıkları ile son bulur; sonsuz evrende sonu gelmeyecek hiçbir şeyin olmadığı gibi korkunç büyüklüğün, zorbalığın, nefretin de sonu geliyor…

 Fikir adamları kendi arayışlarını yaparken buldukları insanı insanlığın gelecek yüzyıllarına emanet ederler. Ve imbikten süzülen insan, insanlığa süzülür… Montaigne de böyle bir süzülüşün içinden insanlığa yüzyıllar ötesinden yürümüş, seslenmiş ve sesler aramış.

 Eğer bir gün, yaşamın bindirilmiş, ezberletilmiş bütün korkularını bir kenara bırakıp ilk önce kendimizi, özümüzü ve bize ait düşüncenin felsefesini aramak, bulmak için yolun yolcusu olursak, Montaigne gibi birisi ile yollarımız kesişecektir.

 Montaigne otuz sekiz yaşına geldiğinde kendisini geriye çeker. Artık kulesinde taş duvarların arasında binlerce kitabı ile birlikte yaşayacaktır. Dış dünya ile arasına mesafe koymuştur. Dışarıya çok az çıkar.

Taş kulede kendini aradığı bir zamanda dışarıya şöyle seslenir;

Dünyayla ilgilenme. Çünkü onu ne değiştirebilirsin, ne de iyi kılabilirsin. Sen kendin ile ilgilen ve kendi içinde kurtarabilecek ne varsa, onu kurtar. Başkaları yıkarlarken, sen yapmaya bak; çılgınlığın ortasında aklını korumaya çalış. Kendini dünyaya kapa. Kendin için ayrı bir dünya kur!”

 Otuz sekiz yaşındaki Montaigne böyle düşünür. On yıl boyunca kulede bu düşünceleri besleyerek yaşar.

 Kırk sekiz yaşına geldiğinde yanıldığını anlar. Hayatın kitabını erken yaşta kapadığını fark eder. Kendisi için yaptığı kule, kendisini dış dünyaya kapamak bir işe yaramamıştır.

 Yaratıcı insanlar değişikliğin, değişimin ne zaman geldiğini bilirler. Hatalarını fark edip erdemli bir şekilde kabul etmeyi de kendini aramanın bir parçası görürler.

 Bazen insanlar gibi ağaçlar da çabuk heyecanlanırlar. Coşku duludurlar. Havaların ısınmaya başlaması ile yaz geldi sanıp çiçek açarlar. Badem ağaçları bu heyecanı en iyi yaşayan ve en erken çiçek açıp da sonradan soğuklara aldanan nazlı ağaçlardan birisidir. Kızılcık ağacı da öyledir; ilkbaharda çiçek açar ama meyvesini yemek için sonbaharı beklemek gerekir.

 Böyle bir hikâyede İblis Kızılcık ağacının çiçek açtığını görünce sevinmiş. Hemen tezgâhını Kızılcık ağacının altına kurmuş. Bir süre sonra meyve vereceğini ve o meyveleri satıp para kazanacağını düşünmüş. Yaz gelmiş bütün ağaçlar meyve vermiş. Ama Kızılcık ağacı bir türlü meyvesini vermemiş. Zekânın bin bir çeşidini bilen Şeytan beklemekten sıkılıp oradan hayal kırıklığı ile ayrılmış.

 Durmak ile hareket etmenin arasındaki ince çizgi insanın olgunluğunda, hayata olan amacının özünde gizlidir. Kalmayı, durmayı ve susmayı marifet sayıp marifetlerinizi keşfederseniz belki de kulübenizde de kendi huzurunuzu yaratırsınız. Ama durmayı sadece susmak, teslim olmak, kadersel bir armağan gibi görür hiçbir marifetinizi de ortaya koymazsanız; muhtaçlık uygarlığını yaratmış olursunuz.

 Bugün gelinen nokta budur; muhtaçlık uygarlığı, en acı ortaçağa karanlığının sınanmasından geçiyor.

 Montaigne gönüllü iç sürgününü tam on yıl yaşamıştır. 1580 yılında hayata yeniden başlar. Şimdi yeni bir sayfa açma zamanıdır.

İki yıl sürecek uzun bir yolculuğa; kendisinden başka herkesten kaçacağı yolculuğa çıkar.

 Uzun bir dönem hep aynı şeyi yaşamıştır. Şimdi farklı olanı aramaya çıkacaktır. Ne kadar farklıysa o kadar iyi olacak, diye düşünür.

İki yıl sürecek yolculuğuna başlarken seslenişi de şöyle olmuştur;

Hayatta, kendini başka yaşama alışkanlıklarına açık tutmaktan daha bir okul tanımıyorum.”

 Özgürlük, kendini özgür kılmak yolculukta aranacaktır. Bağımsızlık giderek tutkuya dönüşür. Yokluğa koşulsuz, plansız çıkan Montaigne;


Beklenenlerin bulunmaması da hayatın bir parçasıdır” demeyi görür ve anlar.

Stefan Zweıg’in söylediği gibi;

“Montaigne yeterince tanıdığı vatandaşlarından kaçmaktadır. İstediği önyargıyla değil, yargıya varabilmektir.”

 Bütün uyarılara ve safra kesesindeki taşları yüzünden rahatsız olmasına rağmen Montaigne huzurlu bir insan olarak ses verir;

“Sağ yanıma dönemeyecek olursam, sol yanıma dönerim. Kendimi ata binemeyecek kadar kötü hissedersem mola veririm… Unuttuğum bir şey mi var? Geri dönerim; nasılsa YOL BENİM YOLUM.”


 Güven Serin





























6 yorum:

hasret senfonileri dedi ki...

hem gerçek olan, hem de masal tadında okunan bilgilendirmelerin çok hoşuma gidiyor sevgili Güven..
Montaigne gibi gönüllü iç sürgünlüğü yaşayan insanlar, o süreyi ille de kulede geçirmek zorunda değiller artık..
Bu sürenin dağ yamaçlarında özgürlükle tanışıp yok edilebildiğini düşünüyorum!!! :))

Guven dedi ki...

Merhaba öğretmenim. Size katılmamak elde değil; dağ yamaçlarındaki çılgın yeşilliklerinin özgürlüğü zil ve çan seslerini kendi sesleriyle bize duyuran kuzular, keçiler, gün telaşını ticarete bulaştırmamış kuşlar, böcekler ve tabiatın vazgeçilmez dostu; rüzgarla muhteşem bir özgürlük sunarlar bizlere.

Biz insancıklar özgürlüğün ne demek olduğunu anlama telaşı içinde zaman ; bir koca ömür geçse de farkedenler için zaman diye bir şey bile olmaz o anın soylu masallarıın gerçeğe, gerçeği masallara dönüştürdükleri sürede...

Saygı ile öğretmenim.

E S M İ R dedi ki...

Çok önemli bulduğum düşünüre ait bilgilendirici alıntlara yer verdiğiniz aynı zamanda kendi düşünsel ve düşsel imgelerinizle anlattığınız yazınızı keyifle okudum..

hayatlarımızı yaşarken bizleri sorgulatan özlü düşünceler tüm bunlar!..nerde durmalı? nerde devam etmeli?..ve nerede tutku ile sarılmalı yaşama!..

insan bu hayatın farkında olmalı!..ve hissederek yaşamalı!..Yol bizim bunu asla unutmamalı!..

teşekkürler, esenlikler dilerim..

Arzu Sarıyer dedi ki...

Sağolasın Güven bu çok önemli düşün adamını anımsattığın için.Lise edebiyat öğretmenimin,felsefe öğretmenimin kulaklarını çınlatıp okudum yazını.Döndüm yıllar varki dokunmadığım "Montaigne denemeler :türkçesi Sabahattin Eyupoğlu" kitabıma ;sararmış sahifelerini karıştırdım,anılardan anılara geçtim...Bağışla dostum ;bizim kuşağa felsefe yapmak öyle engellenmiş ki yıllar önce...Unuttuk mu,korktuk mu bilemiyorum.İşte böyle yorumum felsefik olamıyor...
Selam ve sevgiler,teşekkürler.

Guven dedi ki...

Merhaba Esmir. Nerde durmalı?Nerde devam etmeli? Sanırım esas mesele de bu Esmir. Esas olan da çözülmesi gereken seçilmesi gereken terhciler bütününde gizli olmalı.

En büyük dostumuz felsefe öğrenmeyi,öğretileri anlamayı ve anlamlardan yeni öğrenimler çıkarıp yolumuza devam etmemizi sağlar. iyi, kötü, güzel,çirkin, soğuk, sıcak demeden... Hepsinin anlamını, gerekliliğini ve neden varolduklarını anlayınca insan; "bu benim seçimim" haykırışını da yapınca söyleyecek bir tek şey kalmıyor nasihatı bol olan soylu insanlara...

Son söz; İNSAN BU HAYATIN FARKINDA OLMALI! Dediğin gibi...

Guven dedi ki...

Arzu Öğretmenim merhaba size. Sizin kuşak; eli öpülesi bir kuşaktı öğretmenim. Şimdi anılarda, Kaf Dağının ardında masalarda yaşayan idealizmin güzel kuşağına selam olsun diyorum...