27 Aralık 2012 Perşembe

GÜZEL ŞEYLER

Kamera; Güven      Antalya 

Çitlembik ağacı ve yanı başında her daim duran
bir heykel güzel şeylerdir; biri tabiat ile var olmuşken,
diğeri hoyrat bilinen insanın nazik elleriyle doğmuştur.
Onları seyretmek güzeldir; bakarken, çitlembik 
ağacına, Akdeniz'e, Tahtalı, Olimpos dağlarına...
Gece başlar Antalya da yaseminler kokmaya,
gündüzün büyük kargaşası ve koşuları
bitmiş gecenin büyük aşk iksirleri dağılmaya
başlar; yeryüzüne ve öteye...

GÜZEL ŞEYLER

  Güzellik soyut bir kavram gibi görünse de faydaya, iç huzura dönükse tadına doyum olmaz… Yüzyıllar öncesinin filozofu güzeli hakikatte arıyor ve bugünün insanına fısıldıyor;

Ve yine biliyordu ki, her türlü sanatçılığın görevi, yani kendini bilme yoluyla hakikati bulma ve dışlaştırma görevi, böyle bir hakikate odaklanmaktaydı  sanatçıya bu görev verilmişti ki, ruh, Ben ile evren arasındaki o büyük dengenin bilincinde olarak, kendini evrende yeniden bulabilsin, Ben’e kendini bilme yoluyla eklenmiş olan, evrende, dünyada, dahası bütün bir insanlık bağlamında varlıksal bir zenginleşme niteliğiyle bilinç düzeyinde yeniden algılasın.”

  Görünen o ki dostlarım, “güzel” diyeceğim şeylerin sayısı oldukça fazla; evrenin sonsuzluğu gibi fazla ama sıkıştığımız yerde, bize zorla benimsetilen, taklit ve zoraki yaşam tarzları, uyuşuk ve kör bir dünya yaşamı sürmemize neden oluyor. Bu fikrimi hakiki bir örnekle anlatmak isterim;

  “ 2007’nin sabahında, bir kemancı Washington şehrinin metrosunda bir konser verdi. Daha ziyade bir mahalle delikanlısını andıran müzisyen bir çöp kutusunun hemen yanında, duvara dayanmış bir halde, üççeyrek saat boyunca Schubert ve diğer klasik bestecilerin eserlerini çaldı. Müzisyenin yanından bin yüz kişi hiç durmadan koşar adım geçti. Yedi kişi bir andan biraz daha uzun süre durdu. Kimse alkışlamadı. Durup bakmak isteyen çocuklar oldu ama anneleri tarafından sürüklenerek getirildiler. Onun Joshua Bell; dünyanın en çok aranan ve beğenilen virtüözlerinden biri olduğunu kimse bilmiyordu. Bu konseri Washington Post gazetesi organize etmiş ve konser onların şu soruyu sorma biçimleriydi; Güzellik için vaktiniz var mı?”

  Aynı soruyu sizin sesiniz ile ben kendime soruyorum; Güzellik için vaktin var mı? Hayatı sırada bekleyen kâbuslara mı teslim etmek istersin; yoksa sonsuz evrenin yaşam dolu köşesinde diğer yaşamları keşfederek sonsuz bir iç huzur ile kâbuslara el sallamayı mı düşünürsün?

 Elbette cevabım, haylaz bedenimin çocuk ruhunda saklanmamış oldukça açık bir şekilde ortadadır; yani, sorun ve problem diye sıraladığımız ve altından bir türlü kalkamadığımız yüklerin hamalı olmak yerine, tabiattan, canlılardan, güzelliklerden kopmamış en değerli eşyası bir kaval olan, on kuzunun ve bir köpeğin çobanı olmayı tercih ederim; bu düşüncenin ana felsefesi ile yürüdüm patikalarda, köy yollarında, kasaba kaldırımlarında ve şehir sandığım kentlerde…

  Aynı soruyu sizleri, siz soylu ve rahatına düşkün dostlarımı rahatsız etmeme adına sormayacağım; ama sadece ve sadece bu konuda hakikate biraz daha yakın durup düşünmenizi isteyeceğim; güzel şeyler için vaktiniz var mı, diye düşünmeniz, ağır yükler, saniyelik eğlenceler ile sürekli zikzaklar çizen ve bir türlü bir kahve fincanını doldurmayan yaşam sanatımız, hiç olmazsa bundan sonra, etrafından, yakınında, üstünden geçtiğimiz yüzlerce, binlerce güzelliği fark edip, güzele hakiki nefesimiz ve samimi ruhumuz ile fark eden gözlerle bakarak, yaşamın yüklerini ağır ağır eritiriz…

Güzellik deyince erkeklerin gözünde ilk akla kadının geldiğini saklamama gerek bile yok. Ve kadına düşkünlüğümüzün kösnül bir hayvan ruhu ile aynı seviyede olduğunu da bilmeyen yoktur. Ama arızası olmayan gerçek manada hastalanmamış hücrelere sahip olan her beden, öğrenmenin, sanatın, müziğin, felsefenin yardımı ile o güzel kaba bedenini sürekli zımpara yaparak cilalar ve bu kösnül kaba görüntüsü nazik, şefkatli bir insan kılığına dönüşür. Güzelliğin ilk akla gelen düşüncelerinden birisi de zenginliktir; yani büyük paralara sahip olarak büyük güçlerin yanı başımızda olacağını düşleriz; krallar, padişahlar, beyler gibi… Büyük güçlerin büyük entrikalara kurban gittiğini büyük bir zevkle hatırlatırım; büyüklüğün o korkutucu gücünü yenmek de ayrı bir sanattır…

  Şimdi yaşadığımız yerde düşlediğimiz büyük güzellikleri, büyük güçleri nazikçe bir kenara bırakıp kendi vaktimizi kendi yakınımızdaki güzelliklere ayırma zamanıdır. Bu güzellik her gün yanından geçtiğimiz bir yaşlı ağaç, şirin bir fidan, bir çiçek de olabilir, güne büyük bir telaşla başlayan zıp zıp hoplayan serçe, kurnaz ve kibirli uçan karga, fırsatçı ve şamatacı martı da olabilir. Bizim selamımıza alışık bir sokak köpeği veya günaydın dememizi bekleyen köşede duran simitçi de olabilir.
 
Çok dikkatle baktığımız zaman her insanın gülüşünde bile ayrı güzellikler yüze yansır; ön yargılardan sıyrılmaya, büyük ve soylu telaşlarımızı bir kenara bırakmaya başlayınca, derin korkuların hatırlatıcı ölümleri bir anlık düşünüp, sahte korkularla sükût etmek yerine, güzelliklere hakiki ve samimi sesimiz, gözlerimiz ile bakıp o güzel ellerimizle dokunmanın güzelliğine erişmek çok zor bir şey değil dostlarım…

  1929’Da Sofya’da doğmuş şair Liyana Stefanova da güzellik adına şöyle sesleniyor biz güzel insanlara;

NE GÜZELDİR SABAH RANDEVULARI

Ne güzeldir sabah randevuları
Şafağın soğuğundan ürpererek
Yangın rengi yaprak dökümünün ortasında
Korlu iki el beklemek
Sözcüklerin ilk kez kullanılması, soyuluşum
Susuz bakışlarınca
Tutuşması üzerinde yattığımız yaprakların, biz
Oradan ayrılınca.
Ne güzeldir o gizemli dakikalar, yüzlerimizde
Yansıyan ilk ışık,
Biz yürürken gözlerden uzak-tamamen özgür
Ve birbirine âşık!

 Güven Serin
 










26 Aralık 2012 Çarşamba

BİR İŞE YARAMAK

Saint Joseph Lisesi - İstanbul
Selçuk öğretmen bir işe adandığı için var; sanata,
sanatı içinde, iç kıvrımlarında taşıyan muhteşem
yolculuğun her an yaratacağı güzel ve faydalı
şeylerin sürprizi için var...

BİR İŞE YARAMAK

  Bir işe yaramak, yani bir faydaya dönüşmek, dönüşüm zincirinin halkalarından bir parça olmak nasıl bir şeydir acaba? Sanırım, bu düşünceye işini çok seven bir marangoz, demirci, duvar ustası, mimar, mühendis heyecan içinde cevap verecek;

 “ iş bitiminde harcanan emeğin karşısında beğenilen bir şeyin ortaya çıkması ve o şeyin bizden sonra da kalacak olmasıdır.” Açıklamalarını duymak mümkündür.

 Bir işe yaramanın ve o işten tat almanın biricik cevabı sevgi dir diye düşünmeden edemiyorum. Doğada bulunan taşların durdukları yerde hiçbir faydası yok, hiçbir anlam ifade etmezlerken, kalelere, şatolara, saraylara, hanlara, camilere, kiliselere, havralara, evlere dönüşünce iş değişir. Mimarın, çalışan işçilerin ve o işi yaptıran insanın büyük coşkusunu görmemek olmaz. Ama asıl coşku, o işin içinde bizzat çalışanlar; taş taş üstüne koyanlardır.

  Bir geminin kaptanı, bir eserin mimarı, ressamı, şairi, yazarı önemlidir ama asıl önemli olan büyük ve sessiz kitle; işçiler, okuyucular, bıkmadan, yılmadan içsel bir coşku ile takip edenler.

 Çocukluğu geniş bahçelerde, nine ve dede yakınlarında ve aynı dünyayı paylaştığımız hayvanlar arasında geçen insanların dünyası oldukça zengindir. Bu dünya geniş ve derindir de aynı zamanda. Bütün zorluklara rağmen yüzlerindeki tebessüm, hayata karşı sürdürülen ümitler hiçbir zaman kaybolmaz.

  Geniş bahçelerin erik ağaçları, dut, ağlat, erguvan, akasya ağaçları olur. Her birinin rengi, meyvesi ve çiçeği farklıdır. Ve o ağaçların döngü içinde işe yarayan hallerini görerek büyür çocuklar. Salkım ağacının beyaz çiçeklerinin arılarla, böceklerle sarmaş-dolaş oluşunu, yapraklarının serçeler için ne güzel bir gölgelik, dinlenme yeri olduğunu da izlerler. Erguvanların aşka davet eden eflatun bakışları, güllerin kırmızı ile pembe, beyaz ile sarılık arasında yarışları, bahçesi olan çocuğun izlediği işe yarama töreni içinde yer alırlar.

  Güllerin, zambakların, sümbüllerin, erguvanların açış törenleri sıra sıradır. Hiçbirisi işe yararlılığı pazarlığa tabi tutmadan evrenin derinlerinden gelen ışığı ve nemi duyumsayarak varlıklarını zahmetsizce çıkarırlar ortaya.

  Dutların, dut ağaçlarının meyvesi yaz gününün vazgeçilmezleri arasındadır. Dalında duran dutları yemek, kuşlarla aynı sofraya oturmak gibidir. Utangaç sığırcık kuşlarının en sevdiği meyvelerdendir dutlar. Ördekler de yere düşen dutları hatırı sayılır bir telaş içinde paylaşırlar. Sizin anlayacağınız doğanın muhteşem sürecinde işe yaramayan hiçbir canlı, bitki, ağaç, çiçek yoktur.

 Akasyaların büyümesini izlemek oldukça heyecan vericidir. Çok hızlı büyür genç körpe dalları. Yeşil ile beyaz renk aksayanın ana rengidir. Birisi yaprağını, diğeri çiçeğini temsil eder. Dut ağaçlarının meyvesi kadar gölgesi de güzeldir, koyudur, dinlendiricidir. Hele bir de bahar şenlikleri bedene düşmüşse, mahalle gençleri bir araya gelmişlerse, salıncaklar kurulup dut ağacının güçlü dallarına sarılan iple, yer çekimine meydan okuyan, rüzgâr ile sevişen bir canlı ayrıcalığına erişirsiniz.

  Bilge filozof Vergilius ölümünden on sekiz saat önce bütün hayatını sorgulamış. Hayatın içinde sanatın neleri değiştirdiğini, bunca yazmanın, bunca nasihatin ne işe yarayacağını merak etmiş.

  Ahmet Cemal ise neredeyse hayatının yarısını, kırk yılını Vergilius’un Ölümü adlı eseri çevirmek için beklemiş. Bir türlü hazır olamamış kırk yıllık yaşam töreninde. Kendini yeterli görmemiş bu büyük eseri çevirmek için. Ama en sonunda 2012 yılında hayatının en büyük işe yararlılığını gerçekleştirdi; Hermann Broch’un büyük eseri Vergilius’un Ölümünü Türkçeye kazandırdı.

  Ahmet Cemal yaşam içinde mutlu ve mutsuzluk törenlerini iyi bilen, iyi izleyen ve onlara dokunmuş bir yazardır. Belki onlarca hüzün töreni, yüzlerce mutluluk taşıyor bedeninde. Hepsi faydaya dönük, işe yararlılık içinde. Ama öyle anlar vardır ki yaptığınız iş, işe yarayacağına inanmanız bilinen coşkuyu, tatmini aşar ve evrenin uçsuz bucaksız genişleme töreni içinde ses verir. Ahmet Cemal böyle bir seslenişi kitabını yayınlamadan dört ay önce yaptı;

2011 yılında çevirmenlik uğraşım tam kırk yılını doldurdu. Ama bir eser var ki, onun çevirisi bu kırk yıllık geçmişin otuz sekiz yılı boyunca bana hep eşlik etti. Beni hiç bırakmadı. Ben de onu hiç bırakmadım.

  Tam otuz sekiz yıl önce okur okumaz çevirmeye karar verdiğim, kafamda tuhaf ve iddialı bir karar da oluşmuştu: Günün birinde, ancak bu kitabı çevirmeyi başarırsam kendime ‘çevirmen’ diyecektim. Onca yıl yaptığım öteki çevirileri küçümsemiyorum. Ama başka hiçbir çeviride böyle bir dil serüveni yaşamayacağımı sanki daha en baştan anladım.”

  İnsanın içindeki milyarlık hücreleri işe yaradığına ve yarayacağına karar vermişse, dünyanın bütün yaşanacak olayları, şahitliklerimiz, büyük sevinç ve hüzünlerimiz İŞE YARAYACAK demektir.

 Güven Serin

  



24 Aralık 2012 Pazartesi

HAYATA DAİR


Kamera; Güven   Pera Müzesi

Bazen hayat bakışların kendisinde, bazen de
üretilen şeyin içinde sunulur bize. Aslında hayat,
bakışların, akıl ve vicdan ile bağlandığı yerdedir...

HAYATA DAİR

  Hayatınızda her şey yolunda gidiyorsa, mutluluktan yana muhteşem günler yaşıyorsanız ve bu güzellikler oldukça uzun zamandır devam ediyorsa korkmaya başlayın derim. Bu sözüm sizleri korkutmak için değil elbet; tabiatın, büyük yaratıcının döngünün hatırına size de bir şeyler yaşatacağı, sıranın size geldiği içindir diye hatırlatmak istedim.

  Çok yakından tanıdığım dostum böyle zamanları kendi üzerinde çok iyi tahlil eden birisidir. Kırklı yaşlarda söylediği bir şey vardı; “ Çocukluğum ve ondan sonraki yaşamım neşe, huzur ve sıhhatli geçti; diğer insanlardaki hastalıkları, bağrışları, çağırışları görünce Voltaire gibi mutluktan utanıyordum. Aslında beklentilerin az oluşudur beni mutlu eden. İnsan icadı mal-mülk, kat ve yattan çok yine insana evrenden akan, insandan evrene akacak olan insan enerjisidir asıl zenginliğimin, mutluluğum kaynağı. Ama ne var ki, bu kadar düzgün bir iç huzur beni rahatsız ediyor, tabiatın büyük gidişine, muhteşem değişimine ters bir şeyler var bu gidişte…”

 Dostum, özel dertleşme zamanlarımızda böyle söyler, kendince filozofluk yapardı. Sonunda olan oldu, nice halkın başında olan, ocaklarında ağıtlar tütmesine, yemeklerinde hüzünler kaynamasına neden olan felaketler zinciri onun da başına geldi. O yine dimdik ayakta kalmayı tercih etti. Ben demiştim sözünü kullanmadan, önceden söylediği gibi hayatına dair her şey yolunda, oldukça yolunda giderken yolunda gitmeyişini büyük bir sürpriz gibi kabul etmedi. Bunlar olacakmış gibi yüreğine, ruhuna ondan önce yaşamış atalarının ruhlarından destek istedi; istedi ki bunca ağıt yakılırken, bu kadar haksızlık, adaletsizlik karşısından masum insanlar inim inim inlerken o da bunları tatmış olup, insanlık köprüsünden geçmenin ne demek olduğunu görsün.

  Dostumun sınanması çok büyük oldu. İlk sınanma büyük bir şölen gibiydi; babasının ölümü üzerine neredeyse çelenk tufanına, insan seline tutulmuştu ailenin yaşlı gözlü bedenleri. Sonra, dört ay gibi kısa bir zaman sonra kardeşi ailenin yüz elli yıllık servetiyle birlikte, o muhteşem güzellikteki genç adam uçup gitmişti. Ne servetin önemi vardı, ne kaybetmenin; gençliği beş paralık mermiye feda edişin anlamsızlığı ile anlamı arasındaki büyük işkenceydi esas anlaşılmaya çalışılan.

  Ve dostum, yine dimdik durdu, elinde avucunda kalan son enerji ile. Yine atalarından, evrenin derinliklerinden yardım dileyerek ve yine bu hesapları yapmış matematikçi, mühendis duyarlılığı ile büyük kubbenin yükünü kaldıracak bir başka sütunu yapma peşinde çalışmaya başladı.

  Dostumun dostluk anlayışı şöyleydi; “senin için yapabileceğim bir şey var mı? Yapabileceğim kadarını yapmak isterim.” Bu sözü duymak istedi insanlığın bütün çığlıklarının estiği, tufanların koptuğu, davulların çalınıp şölenlerin yapıldığı her yerde olduğu gibi kendi ovasının yüksek tepeli yaşam yerinde bunları, sadece bu sözleri duymak istedi, yüz elli yıllık baba, dede diyarında. Duyamadı elbet, duyamadığı için yine büyük kahırlara sarılmadı, kinlerin, nefretlerin kişneyen atlarına yem vermedi. Saldırgan köpekleri etle beslemedi.

 Dostumun dik duruşu erkekliğin yaman hatırına da değildi, güç gösterisinin, hayata dair büyük erdemli kazanımların, dayanıklılığın hatırına da değil. Bu dünyada gelmiş geçmiş bütün eziyet çeken, mutluluktan başı dönen, felsefenin büyük sularında yıkanan, küçük derelere derin saygı duyan, yüreğindeki merhameti öldürmeyen ve tabiatın incecik ve çok ağır değişiminin yaşam için önemli olmasının hatırına hiçbir şey olmamış gibi hayatın canlılara sunduğu yaşam hakkına daha da sarıldı. O sarılış, o sınanmış  o büyük fırtınadan sonra dahi ondan bana geriye şu sözler kaldı;

 “her şey yolunda gidiyor, mutluluktan başın dönüyorsa asıl o zaman kork dostum, kork ve önlemini al kendince; alabildiğince ve yaşadığın güzel günleri de yok bilmeyerek, yaşanacak hüzünlere, terk edilişlere, kaybedişlerle büyük derin bir saygı duy; erdemli, saygın, zengin ve bilgin bir insan gibi değil; küçücük bir kardelen, kedi yavrusu, sürüsünün başında mutlu ve huzurlu bir şekilde kaval çalan çoban gibi…”
 Güven Serin


18 Aralık 2012 Salı

HATIRALARIMIZ

Kamera; Metin -Sığacık

Gönüllü ve koşulsuz olan her şey güzeldir; bilinen haliyle
güzel,şirin olmasa bile güzeldir,gereklidir...

HATIRALARIMIZ

  Her anne ve babanın bir çocukluk dönemi, her çocuğun de bir anne ile babası vardır. Onların kökü, kökeni nereye dayanırsa dayansın bizim için biricik, ruhumuz için önemli vazgeçilmezdirler.

  İnsanın kendi buluşu olan zaman, yaşamımızın evreleri adına önemli katkılar sağlar bize. Tanıdık yüzleri yitirdikçe hatıralara sığınmayı, hatıraların geçmişinden süzülen taze kokularına yalvarırcasına sarılırız. Beynimize çizilmiş, en usta ressamlar tarafından ortaya çıkarılmış resimler, bilgeler tarafından seslendirilen eserler gibi dökülü verirler ortaya.

  Hatıralar; gök gözlü annenin hamur yoğurur,  makine ile bütünleşen bedeninin bir başka bedene elbise dikişini, makası ustaca kullanışını, yüksek sesli çocuk oyunlarını hatırlar gibi hatırlıyorum. Tarhana, kuskus, reçel, turşu üreten anne ellerini ve üretilen şeylerin kokularını; yaşamın, var oluşun, minnettarlığın büyük saygının büyük hatırına selamlıyorum.

  Daima güler yüzle ciddiyetini koruyan baba, geniş kaşlarının üzerinde bulunan siyah olan saçlarının beyaz görünüşleriyle ses verir, sese tutunmuş hatıraları besleyen ve onlarla var olan bedene;

“Paran var mı cebinde? Okumalı daha büyük yerlere gitmelisin! Kabataş lisesinde bir tanıdığım var; Tekirdağ Endüstri Meslek Lisesi sınavlarına gelecek ay yapılacakmış.” Bizi biz yapan, ruhumuzun yaşam içinde her türlü oluşum karşısında utanmaz bir dinginlik ile dik durmasını sağlayan, sesler, resimler ve onların bütünü olan hatıralardır.

  Sanmayın ki hatıralar yaşlıdır, buruşuk halde kötürüm haldedir. Güneşin, rüzgârın, yağmurun hiç durmadan parlattığı, beslediği, yeşerttiği, her bahar filizinden fışkıran gonca gibidir hatıralar.

  Büyük filozofun (Vergilius) ölüm ile pençeleştiği ve büyük göçten on sekiz saat önce kendisi ile söyleştiği hatıralardan küçük bir demet sunuyorum size;

“ Ey zaman içerisinde direnen bir zamanın yüzleri! Önce genç bir yüz olarak hatırlanan, ardından gittikçe daha silikleşip derinlere kayan, böylece de ölümden sonra artık yüzü oluşturan bütün çizgilerin ötesine geçip, neredeyse sonsuz bir manzaraya dönüşen anne yüzü; babanın başlangıçta hatırlanmamış ve sonra gittikçe daha bir canlı insan yüzüne, bir surete doğru uzanmış, ölümde ise kahverenginin katılığını taşıyan, sert çamurdan yapılma, son gülümsemesinde sevecen, unutulması ve yitirilmesi imkânsız insan yüzüne dönüşen yüzü… Evet, kökünü hatıralarda bulamayan hiçbir şey, gerçekliğin olgunluğuna erişemez; insanoğlu, daha en baştan benliğine katılmamış ve üstüne gençliğindeki yüzlerin gölgelerinin düşmediği hiçbir şeyi sonradan kavrayamaz. Çünkü ruh, hep kendi başlangıcında kalır, hep ilk uyanışlarında ki ihtişamı yaşar; son bile, ruhun gözünde başlangıcın saygınlığına sahiptir; ruhun çalgısının tellerine dokunmuş hiçbir şarkı kaybolup gitmez ve yine aynı ruh, sonsuzluğa akarcasına yenilenen bir bekleyiş içerisinde, daha önce kendisini seslendirmiş olan bütün ezgilerin tonlarını kendi içinde korur. Bu şarkı ölümsüzdür, hep yeniden çıkagelir; şimdi burada da yine vardı ve Vergilius, toprak testiler ile üst üste yığılmış dev fıçıların zaman zaman açık bir deponun kapısından, kapkara fışkıran hafif kokusunu yakalayıp acıyan ciğerleriyle solumak için havayı içine çekti.”

  Hayatın sonsuz görünen heyecanı, hiç bitmeyecekmiş gibi ortaya çıkan karamsarlıkları, bin bir çeşit olaylar serpintileri insan denen et, kemik ve kan hücreleriyle donatılmış insanı etkiler, anlamsızlıklar girdabına düşmesine neden olur. Siz ki okumanın büyük erdemine, değişimin evrensel yürüyüşüne inanmış değerli canlılar, utanmasam size şöyle derdim; merak içinde olunuz ve size gelen, sizin kaderiniz ile yüzleşmenizi sağlayan bazı yaşanmışlıkları, düşleri, destanları bir değil on kez okuyunuz; okuyunuz ki her anlama ayrı bir anlaşılmanın incecik koruyucu tabakasını ilk önce ruhunuzun üzerine örtsün; işte o ruh, sizin çıplak bedeninizi her türü zorluklar karşısında koruyacak en hakiki dostunuzdur.

 Güven Serin
 




17 Aralık 2012 Pazartesi

MEZAR TAŞLARI-STELLER

Kamera; Güven   Bergama

Tarih,medeniyet,öğreti ve bugünün arkeoloji ile 
çaresizliğinin bulunduğu diyar.

MEZAR TAŞLARI-STELLER

  Stel denilen yüksek ve yekpare taşlara yıllar öncesinin bildirimleri yazılmıştır. Yüzyıllardır o taşa kazılı halde duran çok büyük inancın, kalıcılığın iradesiyle yazılan bu duyurular ilgimi çekiyor, heyecanlandırıyor beni. Geçmişin izlerini taşıyan ve yaşanmış uygarlıkların yaşanan uygarlığa katkısı olarak kabul ediyorum bu kitabeleri.

  Tekirdağ Arkeoloji Müzemizde de steller vardır. Küçük de olsalar, üzerinde ki anlatımları çok kısa da olsa bunlar da geçmişin anlatımını yazı ile taşa kazımışlığının kültürünü taşırlar. Üzerlerinde dönemlerin güçlü insanlarının, krallarının geleceğe bir miras gibi bıraktığı seslenişleri, duaları ve lanetleri vardır.

  İstanbul Şark Eserleri Müzesi çok güzel ve görkemli stel (mezar taşı) kitabeleriyle daha da zengin bir gösteri içindedir. İslamiyet Öncesi Arabistan Eserlerinden, Mısır, Mezopotamya, Anadolu Eserlerine kadar paha biçilmez eserlerle ağzına kadar doludur. Burası, tarihi, arkeolojiyi, felsefeyi, resmi seven, geçmiş ruhlara saygı duyan her insanın yılda birkaç kez uğrayacağı bir nefes alma yeridir. Bu yer, insanın keşfedilmiş sanılan dünyada yeniden kâşif olması, yeniden şiir, yazı, hikaye yazıp, resim yapmalarına büyük katkı sağlayacaktır.

  Bir saray memuru olan ve günümüzden 2750 yıl önce yaşamış Bel-harran-beli-usur, yazıtta şöyle der;

 Assur’un kralları Salmanasar ve Tiglat-Plezer’in vekilharcı yüce tanrılardan ve kudretli efendilerden korkan ben, onların yüce emirleriyle çöldü bir şehir kurdum. Onu temellerinden tepesine kadar tamamladım. Bir tapınak yaptırıp bu kutsal mekana koydurdum. İçine yüce tanrılar için, dağların yerleştiği gibi sağlam temel duvarlarını sonsuza kalacak gibi yaptırdım. Dur-bel-harran-beli-usur koydum adını.

  Bir taş yazdırdım, üzerinde yüce tanrıların suretleri biçimlendirilmiş. Diktirdim onu tanrının evine. Adaklar yapılsın, tütsüler yakılsın buyurdum. Bu tanrılar için her zaman... Bu kenti özgür kıldım ki ondan tahıl vergisi alınmaya, samanı vergilendirilmeye, suyunu kimse başka kanal (lar)a akıtmaya, sınırını ve sınır taşlarını yok etmeye kimse kalkmasın.


  Her kim ki benim yazıtımı ve ismimi yok ederse, büyük tanrılar, Assur, Samas ve Adad (onun) geleceğini mahvetsin ve ona merhamet etmesin.

  Tarih, arkeoloji bu yüzden çok önemlidir. Uygarlıkların var oluşlarını, yaşama bağlanmışlıklarını  ilerlemelerini, büyük veya küçük bir medeniyet oluşturduklarını belgeler ve bugüne taşır. Bu yüzdendir ki, tarihi yavan görmenin büyük bedellerini bütün uygarlıklar ödemiştir.

  Uyarlıkların yıkılmasını hiçbir kitabe, lanet, güç, kale duvarı engelleyememiştir. Görünen o ki, yıkımların birçok sebebi olduğu gibi ana sebep, birkaç taneden öteye gitmiyor. Uygarlığın büyük ve görkemli bir zenginliğe kavuşması yıkılma, istila edilme sebeplerinden birisi. Etrafa saçtığı korku, verdiği zarar büyüdükçe o uygarlığın yıkılışı da hızlanmaya başlıyor; bu da ikinci sebebi.

  Artan güç ve zenginlik büyük korumalara muhtaçlık duyar. Büyük korumalar da etrafa zarar, ziyan verdikleri gibi adaletsizliği, hilebaz lığı görmezden gelmeye başlarlar. Dünyanın merkezi, vicdanın, merhametin merkezi kendilerini gören her uygarlık, her insan büyük cüssesi altında ezilmeye, tabiata armağan edilen kum taneleri gibi ufalanmaya mecburdur. Bu yüzden, güçlerimizin devamı, uygarlıkların daha büyüyüp, daha görkemli kaleler ardına saklanması geleceğinin daha garanti olması anlamına gelmiyor.

  Yaşam hakkını, merhameti, kalıcılığı kendimiz için istemeden önce başkaları için de istemeyi öğrenmenin sade, adaletli ve saygın yaşamı gibi güzel uygarlık, güzel kalıcılık gibisi var mıdır acaba?

  Tarih, matematik, fizik, kimya kadar önemlidir. Büyük paralar kazanıp büyük araçlara binmeden daha da önemlidir. O yüzden mezar taşları, kitabeler de önemlidir; biraz zaman harcayıp okumak ve irdelemek ise fikirlerimize taşıyacağımız en güzel zenginliktir.

  Benim dünyam budur işte; tarihe uzanan, bir parça felsefe, gün içinde yol alan sıradan bir gezginim. Yıkılacak kaleleri olan birisi değilim; kuşatılacak şehirlerim de, istila edilecek zenginliğim henüz büyük paralar yapmıyor çünkü…

 Güven Serin



  




15 Aralık 2012 Cumartesi

OY LİLİ


Kamera; Güven Modern Sanat Sergi Salonu-İstanbul

Ne bir ses, ne bir ışık; oy lili oy lili



OY LİLİ

  Otobüs kalkmak üzereydi; kulağıma gelen şarkını sözleri;

“ Gökte bulut yerde kar, seçilmez olmuş dağlar/Ne bir ses, ne bir ışık, oy lili, oy lili/ Ağamsın sen, paşamsın sen karanlık/ Namlılar ışıtmaz geceyi/Çevirdiler gece vakti.”

 Bedeni büyük uykuya yatan sanatçının sesi hâla taze ve canlı,  tartışılmaz bir güzellik içinde müzik notalarında akıyordu. Otobüsün son yolcusu da geldi. Genç kızın yanında genç bir erkek; kıvırcık saçlı, beyaz tenli, uzun burunlu, çocuk gülüşlü bir erkek, sevdiği kızı yola çıkacak otobüse, 17 numaralı koltuğa emanet ediyordu. Erkek, gözleri dolmuş, ağlamanın buğusu ile sarmalanmış kıza gülümsemek zorunda hissediyordu kendini.

  Gülümseme bir insana ne kadar yakışıyorsa erkeğe de o an, o kadar yakışıyordu. İçindeki burukluk, dışındaki gülümsemeye sevgi akışı sağlıyordu. Sevmenin güzel hatırına otobüsün kalkmasına saniyeler kala, zamanın ruhuna yalvarıyorlardı, zaman dursun diye. Buğday tenli kızın bu ayrılığa hiç gönlü yoktu. Belli ki dışarıda ağlamanın yüksek gücünü sığınmış, göz kapakları iyice şişmişti. Belki de son yaşların buğusunu idareli bir şekilde son saniyelere saklamıştı.

  Saniyeler ne çabuk geçti öyle; üstelik zaman da durmamış! Muavin son kontrolleri yapıyordu. Kıvırcık saçlı, uzun burunlu, masum yüzlü erkek inmesi gerekiyordu loş ışıklı ıslak zeminin olduğu yere. Son bakışlar ve son el sallamalar yapılacaktı; çalan davulların büyük akışı eşliğinde.

 Öldürülen bedenin ölmemiş sesi kulağımda çınlıyordu;

“ Gökte bulut yerde kar, seçilmez olmuş dağlar/ Ne bir ses, ne bir ışık, oy lili, oy lili.” Erkek, kıvırcık saçlı erkek ıslak zemine inmişti. Yer ıslak, gece soğuk; kıvırcık saçlı erkek büyük bir yangın içinde; ıslak yere, soğuk geceye inat, sanatçının sesindeki korkusuzluğun yiğit sesiyle bakıyordu geceye;

“ Vurun beni kemik kemik/Sökün beni tırnak tırnak/Deri deri yüzün beni/ Oy lili, oy lili”

 Bir yandan geceye karışan ses, bir yandan gece ile son vedalarını yapmaya çalışan erkek ile kadın. Bütün zaman onların önünde eğilmiş gibi, her saniye onlarla, zamanın büyük gücü karşısında zamanla yarışırcasına bende koşuyordum. Hâlbuki koltuğum, dışarısı gibi ıslak değil… Otobüsün içindeki hava oldukça sıcak…

 Gecenin içindeki büyük şehrin büyük ışık demetlerinin çatısı altında kim bilir ne hikâyeler yazılıyordur. Her hikâyenin kahramanları, yiğitleri, oyunbozanları, hilebazları, canlı olmanın büyük erdemine inanmamış vahşet yanlıları da olabilir. Otobüste yazılan hikâye, 17 numaralı koltuğu hikâyesi, sevgi üzerineydi. Geleceği şimdiden tasarlayan ona inanmış iki insanın, bütün bilgeliklerden, öğretilerden, ilimlerden, inançlardan uzak, en büyük güce sarılmışlıklarının büyük gösterisi yapılıyordu. Sevgi gecenin içinde kendini yaşatacak kıvırcık saçlı güzel gülüşlü erkeğe teslim olmuş gibi çocukça gülümsüyordu.

  Bütün hoyratlıkların yol kestiği, karın deştiği, yolsuzlukların, adaletsizliklerin şöhret olduğu bu anda bile sevgi, ne büyük erdem, ne büyük bir var oluş içinde yeşeriyor. Yola çıkmışlığın, gezgin ruhlu bir bedene sahip olmanın en güzel tarafları da böyle keşiflere tanıklık etmektir. Ve ben otobüsün içinde 17 numaralı koltuğun kadın yolcusu ile dışarıda ıslak zemin üzerindeki soğuk havada birbirine el sallayanların çok yakınında onların yürekleri gibi atan bir yürekle, yepyeni ve birbirine benzeyen, ama hepsinin farklı yürekleri, farklı gülüşlerinin tanıdık yönetmenlerinin hikâyesini izledim. Düşünerek yol aldım kendi hikâyemin bir an önce kâğıda akacağı Tekirdağ zamanlarının, ıslak zeminlerinin görkemli gecelerine doğru.

Güven Serin

8 Aralık 2012 Cumartesi

BEN BERTOLT BRECHT



+
Kamera; Güven  Tekfur Sarayı-İstanbul

Nice yenilik,nice ışıltı ve yükselti korkutur insanı. İnsan
evreni merak eden, dünyalara sığmayan insan, bir taş,
bir ahşap sadeliğinde arar ve bulmak ister kendini.
Ve bir şair haykırdı kuzeyin soğuk diyarından; 
Ben Bertolt Brecht; ekmek ahlaktan önce gelir, dedi...


BEN BERTOLT BRECHT

 Sahnede, kendini sanata, sanatın tiyatro dalına adamış Genco Erkal ve Tülay Günal var. Seslerini ve bedenlerini ustaca kullanan sanat emekçileri…

  Yarım yüzyılı geçen neredeyse 55 yıllık tiyatro yolculuğu, 46 yılı geçen Bertolt Brecht oyun dostluğu şehri Tekirdağ’ımıza kadar uzandı. Belediye Başkanlığının, Meclis Üyelerinin sanata verdikleri en küçük destek için dahi alınlarından öpüyorum. Her ne kadar biletleri dağıtmadaki büyük usulsüzlüğü yok etmediyseler bile sanatın var olduğu yerde küçük sorun olarak kalıyor.

  Dostlar Tiyatrosu Alman şair Bertolt Brecht’in, Ben Bertolt Brecht kabaresiyle uyuyan güzel şehrimin uyumayan üç yüz kişisine seslendi. Yüz elli bin nüfuslu şehrin içinde üç yüz kişinin tiyatroyu sevmesi soğuk, yağmurlu bir kış günü uyanıklık, emek, akıl, sanat ve her şeyden önce kendimiz için, hazır olmamız kötünün en iyisidir diye düşünüyorum.

  Tiyatrosu olmayan, sineması bulunmayan, gece eğlenceleri eksik şehirlerin ruhları da, gelişimleri de eksiktir. Bir şehrin yollarını isterseniz altınla kaplayın, isterseniz yakutla; ama içine sinemayı, tiyatroyu, müzeciliği, sporu, felsefeyi, emeği, çalışmayı yerleştiremezseniz; o şehrin boşluğunu, yok oluşunu, zavallılığını engelleyemezsiniz.

  Büyük adam ve yetenekli kadın sahneye çıktılar ve adam seslendi; Ben Bertolt Brecht dedi. Daha başka; Önce ekmek gelir sonra ahlak, gelir dedi gür ve inanmış sesiyle. Ekmekten önce ahlakı, kendi ahlaklarını akıldan çok apış arasına sıkıştırmaya çalışan büyük sefillere seslendi şair-yazar ve oyuncu. Vatan, millet diye diye en öne çıkarılan adına şehit verilen yüz binlerce vatan evladının vatansız, hukuksuz, aşsız kalışlarını ve onların yuvalarındaki gözyaşlarını, bir değil bininci kez hatırlattı, unutmayı seven soylu insancıklara.

  Öncü (Avangart) besteler ve müzik teorisyeni John Cage’in (I912-1992) doğumunun 100. yılı anılırken Selçuk Altun onun için şöyle diyor;

O bir gizli yazar, ressam ve bibliyofildi. (kitapsever) Onun için ‘sessiz’ bir müzik enstrümanı hatta müzikti. Söyleyecek hiçbir şeyim yok işte, onu da söyledim, diye buyurmuştu.”

  Ya Genco Erkal için ne demeli? Onu nasıl anlatmalı? Sessizliği delen sesini ve o evrenin derinlerinden gelen bakışlarını, ses ile bakışların evrenin enerjisinin süzülüşü gibi süzülmelerini nasıl izah etmeli, büyük şamataları, büyük korkulara, sessizliklere çeviren insancıklara? En iyisini yine Genco Erkal yapıyor; sanatı ile kabaresi ile Bertolt Brecht dutsunun dizeleriyle anlatıyor, anlamlara aç olan insanlığa.

  Ben Bertolh Brecht ve ben diyorum ki; EKMEK AHLAKTAN ÖNCE GELİR…

  Sanata inanmışlıkla destek veren, yazarlar, çizerler ve şairler hep olacak. Bu evrenin değişiminin değişmez kuralı, büyük dengelerin dengeleyici ümidi, yaşamın en güzel heyecanıdır da aynı zamanda. Bu heyecana Metin Üstündağ da katılıyor dizeleriyle;

Ülkelerin, keşkelerin kadarsın!
Kadir kıymet bildiğin kadarsın!
Yaraların kadarsın!
Üzdüğün insanlar kadarsın!
Verdiğin şeyler kadarsın!
Kaderin kadarsın!
Öldükten sonra kaldığın kadarsın!

  Ben Bertolt Brecht; ekmek ahlaktan önce gelir. Hayat, yaşam, uygarlıklar ilerledikçe ekmekler hiç ucuzlamadı. Vatan, millet nutukları atılırken, şehitlerin en hakiki gözyaşları sadece analar tarafından dökülürken ekmekler hiç ucuzlamadı…

  Flaubert, “Yazmak yaşamanın bir biçimidir” demiştir. Celal Üster de “Bu çekici ve sömürücü mesleğe gönül verenler yaşamak için yazmazlar, yazmak için yaşarlar…”

 Tiyatro oynamak da, gerçek oyuncular, sanata ve emeğe, evrenin yüce adaletine inanmışlar için sadece yaşamak için çıkılan bir sahne gösterisi değil, oynamak için yaşar onlar…

  Ekmek ahlaktan önce gelir; önce ekmeğinizi kazanın, sonra ahlakınızı ve saygınlığınızı, kendinizi kazanın, birilerini tüketmeden, yok etmeden, karalamadan, bağnazlıklara gönül vermeyip yüce yaratanı sevgi ile hissederek…

   Güven Serin
 

 


4 Aralık 2012 Salı

BAŞ TACI MÜZİK

Kamera; Güven   Lütfi Kırdar -Rumeli Salonu-İstanbul

Blues Müzik
Blly Branch,Zora Young,Smokın Joe Kubek ve
Cedric Burnsıde

Çocukça ve inanmışlıkla, dokunursunuz derinliğe.
Evren,derinliğin en büyük parçasıdır ve küçük
parçası olan insan,müzik ile başka parçalara 
dokunabilir...





BAŞ TACI MÜZİK

  Müzik, kelime anlamıyla; duygu ve düşünceleri tek ya da çok sesli olarak anlatma sanatı olarak açıklanıyor. İnsanlığın hayatına ne zaman girdi tam bilinmese de çok uzun zamandır insanlığın yolunda iyi bir arkadaş olduğu da ortadadır. Her insanın sevdiği, ayaklarıyla, ruhuyla, sesiyle, kalbi ve elleriyle karşılık verdiği müzik çeşitleri vardır.

 Müzik sadece eğlence aracı değildir. Müziği önemseyen ve ona sahip çıkan inançlar da vardır. İnsan ruhuna açılan pencereyi ve yaratıcı ile anlatılanları daha iyi göstermek adına müzikten, daha ilk çağlarda bile yararlanılmıştır.

  Dünya nüfusu yedi milyarı gösterirken, bugünün dünyasında dinlenen müzik çeşitleri çok arttı. Eski müzik aletlerine yineler katıldı. Yenilere gönülden hoş geldin deme nezaketinin yanında eski dediğimiz ama hiç eskimeyen çalgılar; ut, kanun, piyano, keman, mızıka, flüt, saz bugünün müzik gösterilerinde de yerlerini kaybetmeleri mümkün değildir.

  Müzik, birçok insan için baş tacı, bunu biliyor ve görüyorum. Dünya çapında durmak bitmeyecek konserler ve bu konserlere katılan binlerce insanların coşkusu hiç azalmayacak insan akışları görüntüsündeler.

  Müzik bu kadar önemsenir ve önemli bulunurken sevmeyenler, beğenmeyenler de yok mudur? Elbette vardır. Olmalıdır da. Fakat bu kişiler ülkemizin üniversitelerinin içinde bulunuyor ve önemli bir görev üstlenmişlerse bu insanların kamuya yansıyacağı fikirleri de oldukça önemlidir. Çocuklarımıza eğitim, öğretim verecek yerlere Öğr. Üyesi Prof, Prof Dr gibi unvanlar ile gelmiş olmaları ve burada bulunma sebeplerini unutmuş gibi davranmaları inanılmaz bir düşünce içine girmeme neden oldu.

  Hangi profesörlerden söz ediyorum? Elbette şu meşhur profesörlerden;

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğr. Üyesi Prof. Orhan Çeker; “ Müzik için haram diyemeyiz ama helal de diyemeyiz. İçeriği İslama uygun olmalıdır. Ama kadın sesi içeren müzik kesinlikle caiz değildir.”

  Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğr. Üyesi Prof. Dr. Hamdi döndüren; “ Çalgı aletleri, bunları çalmak, satmak ya da şarkı söylemekten para kazanmak, nefsi azdıran, örneğin diri bir kadının ya da şarabın heyecan verici niteliklerini anlatan şarkılar (çalısız dahi olsa) caiz değildir.”

  Marmara Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Ekrem Buğra Ekinci; “ Şarkı denen şeyin ancak, çalgı ve kadın sesi içermiyorsa sakıncalı değildir.”

  Türkiye Gazetesi ‘ilim’ yazarı Mehmet Ali Demir; “ Müzik ne kelime, ilahi bile haramdır.”

  Bilmiyorum, bu söylenenleri Prof. Dr. Öğretim üyesi unvanlarını taşıyarak duyurmaları, bu düşünce içinde olmaları sizin de “ben” gibi büzülme geçirmenize neden oldu mu? Beyninizdeki nöronlarda büyük bir basınç oluştu mu bilemem; ama bende, benim nöronlarım-da oldukça fazla basınç yaptı. 

 Dini, insanları huzura kavuşturacak inancı bu şekilde korumak, yaymaya çalışmak ne kadar kalıcı ve gerçekçidir doğrusu büyük bir şüphe içine girdim. Kendimi bildim bileli müzik dinliyorum. Erkek sesiyle de, kadın sesiyle de severek dinlediğim, neredeyse tüm insanlığın müzikle beslendiği ortadayken, bu çıkışları, bu kısır döngülerin korkunç düşüncelerini sunmak, güzel inancımıza muhteşem büyüklükte kayıplar yaptırıyor. Yaptıracak ta.

  İnançlarda zorlama, inançlarda değişen dünyanın değişen ihtiyaçlarını görmeme, çelişkili görme olursa; bu inancı katletmek olmaz mı? Müziğe, sanata, bilime karşı çıkarken, müzikle, sanatla, bilimle yoğrulmuş ülkelere kafir derken, onların ürettiği bütün malları baş köşene koymak ne kadar caizdir? Bu basit soruya hangi katı kalpli profesör cevap verecek?

  Gazze’de çok yakın zaman önce silahlar sustu. Ölüm, vahşet, yuvaları yıktı. Kanlar gözyaşlarıyla birlikte haktı. Savaşın silahları susar susmaz gençlerin ilk yaptığı şey müziğe ve dansa sığınmak oldu. Yoksa insan denen hassas, zarif canlının ruh sağlığını koruyamazsın. Dualar, yakarışlar, ibadetler elbette önemli. Ama onları yapan insan, niçin müziği, sanatı, dansı da yapmasın? Kimse kimsenin cennetteki yerini alamayacağına göre; bırakın herkes kendi cennetine ve cehennemine kendi gitme şansını kendi inanmışlığı ile yapsın.

  Efes Pilsen Blues Festival 23 bu yılda gerçek bir şölen içinde yollarına devam ediyorlar. 30 Kasım ve 1 Aralık 2012 tarihinde İstanbul Blues müzik ile iç içe, koyun koyuna yaşadı. Biralar sudan daha fazla içildi. Blues sanatçıları yine her zamanki gibi sanatlarını en masum çocuk güzelliğinde, coşkusuyla yaptılar. Yüzlerce insanın sudan daha çok içtiği bira ve müzik, muhteşem bir insanlık töreniyle sakince noktalandı. Sanırım, inanç her zaman lazım ve gerekli. İyi insan olmaya inanmak… Kanunlara inanmak… Adalete, yöneticileri ve asıl önemlisi de kendi birikimlerimize, tecrübelerimize ve evrenin bize sunduğu muhteşem derinliğe sahip hisse-dişimizi  inanmak, kötülüklerin en hakiki düşmanıdır.

  Blues sanatçılarının dini inancını, siyasi görüşünü kimseler bilmiyordu. Bildiğimiz ve görüp dinlediğimiz tek şey; işlerini çok çok iyi ve doğru bir güzellikte yapıyorlardı. Bir de bazı sanatçıların kulaklarındaki haç işareti şeklindeki küpeleri de müzik yapmalarına, sanatın coşkusuna kapılmalarına engel teşkil etmiyordu.

 Garip şey; aklı, iradeyi bir kenara itip salkımı bolca yedikten sonra talkın vermek; çok garip şey…

      GÜVEN SERİN
  

3 Aralık 2012 Pazartesi

GİDENLERİN TÜRKÜSÜ


Kamera; Güven 

Kamera; Güven Enez Antik Kenti

Kamera; Güven Bergama 






GİDENLERİN TÜRKÜSÜ

  Bu diyarda doğmuş, bu diyarın masalları, hikayeleri ile büyüyüp destanlarıyla serpilmiş her insan hüzünlü yaşar, gidenlerin ardından. Ve ben bu şarkıyı duyunca;

  “Camların arkasında gece ve kar/Beyaz karanlıkta parlayan raylar/Umutsuz ve çaresiz sallanan eller/Kavuşulmamayı anlatıyorlar.” Ağlamalı oluyorum.

  Esenler otogarı askere uğurlama törenleriyle şenleniyordu. Davulun ve zurnanın sesi eğlenceyi çağrıştırsa da, aslında veda törenleri yapılıyordu. Küçük guruplar halinde dört beş grup, yaklaşık 15–20 kişiden oluşuyordu. Davullar ve zurnalar çalıyordu gidecek olanların ardından.

  Askere gidecek olan gençler garip ve acı gülümsemeler içinde dik duruyorlardı anne, baba ve akrabalarının yanında. Biliyorlardı ki birazdan bu müzik, bu seslenişler, dik duruşlar, el sallamalar bitecek. Bir başlangıca uzanacaklar yirmi yaşlarındaki çocuklar. Hayatı daha iyi tanımanın, vatan ve ulus geleceğine inanmış olmanın yüksek gururu ve büyük insanlık erdemiyle bulmaya çalışacaklardı onlardan istenen hazinelerin anahtarını.

  Kimi yakını olan asker adayını havaya kaldırıyor, kimi sarılıyor, kimi genç erkek de sonlu bir ülkenin, erken sonları için helallik alıyordu. Hava soğuktu soğuk olmasına, gün çoktan geçmişti geceye. Kasım ay’ı bir günü daha geceye devretmenin kupkuru soğuğu ile İstanbul tarihine notlar düşüyordu.

  Davullar ve zurnalar genç insanların;

“Şehitler ölmez, vatan bölünmez. Vatan sağ olsun, bizim sana canımız feda olsun.” Sesleriyle ses oluyor, soğuğu unutmuş bedenler, soğuktan çok sevdiklerinden ayrılmanın gizli büzülmeler ini,  titremelerini yapıyorlar.

 Attila İlhan Sisler Bulvarından Esenlere uzanan sesiyle şiir okuyor: 
Elinin arkasında güneş duruyordu
Aylardan kasımdı üşüyorduk
Ağacın biri bulvarda ölüyordu
Şehrin camları kaygısız gülüyordu
Her köşe başında öpüşüyorduk

Sisler bulvarına akşam çökmüştü
Omuzlarımıza çoktan çökmüştü
Kesik birer kol gibi yalnızdık
Dağlarda ateşler yanmıyordu
Deniz fenerleri sönmüştü
Birbirimizin gözlerini arıyorduk

  Şair bütün seslere, bütün gidenlere böyle sesleniyordu. Davulcular ve zurna çalanlar da o gecenin de ekmek parasının çıkması, gidenlere minnet ile direniyorlardı gecenin ilerleyen saatlerine.

  Anneler daha güçsüzdüler gidenlerin ardında. Babalar gibi güç gösterisine sığınıp ağlamayı utanmazlık saymıyorlardı. Bir anne soluk almakta, ayakta durmakta zorlanıyordu. İki koluna iki erkek girmişti teselli ve diklik ve güçlü olma adına. Ama o, yirmi yılın seçilmişliği ile doyamamanın açlığı ve merhameti içinde gecenin ışıklı terminalinde yaşam savaşı veriyor.

  Her asker gurubunun yakınına kadar sokuldum. Belki de beni dışarıdan seyredenler o gurubun buruk kalpli insanı sanmıştır. Belki Homeros kadar kulaklarımı, Beethoven kadar gözlerimi açıyordum gecenin soğuk dostluğuna yaslanıp, gidenlerin türküsünü dinlerken…

  Ağlamalı oluyordum ağladığımı sisler ardına gizleyerek. Gözlerim beynime, beynim ruhuma yılların birikimi adına haykırıyordu; vatan, ulus, sevgi, insanlık kavgasını veren insanların garip, perişan, buruk ve çocuk gülüşlerine.

  Bir insanın en paha biçilmez eseri canı ve canını, vatan ve ulus için nasıl da önemsiz bir nesne gibi sisler içinde, davul ve zurnalar eşliğinde olgunluğu yaşamadan, tatmadan gözler bile kırpmadan son buluyor…

 En son gurubun en dikkat çekici sahnesi bir genç kız ile askere uğurladığı sevgilisi arasında yaşanıyordu. Otobüsün dokuz numaralı yolcusu askere gidiyordu. Yani gurbet ellere; vatan dediğimiz gurbete, yalnızlığa, sisler ve dağlar ardına. Mini minnacık olan sarı saçlı kız bırakmayacak duygular içinde sarılmıştı ona. Genç erkek kızın her sarılışında daha da olgunlaşıyor, tabiatın yüklediği yüksek erkeklik duruşu hatırına daha da yüceliyordu dokuz numaralı koltuğunda.

  Şair hiçbir küskünlük taşımadan ihanet edenlere, palavrayı kültürleştirmek isteyenlere yine ses veriyordu;

Sisler bulvarında seni kaybettim
Sokak lambaları öksürüyordu
Yukarıda bulutlar yürüyordu
Terk edilmiş bur çocuk gibiydin
Dokunsanız ağlayacaktım
Yenikapı’da bir tren vardı

  Esenleri otogarının sisleri, çığlıkları, hüzünleri ve umutları içinde günün içindeki hazinelerime Tekirdağ'a dönmenin erdemiyle dokunuşların iç ağlamasıyla gülen bir insan taklidi yapıyordum.

GÜVEN SERİN



 

 


27 Kasım 2012 Salı

GERİ DÖN


İSTANBUL 
Bazen düşünce denizinde arar
bulamazken kendinizi, küçük bir derenin
içinde görünen kendinize gülümseyerek
bakarsınız. Size benzer, kesildi kesilecek
şırıltısı; yağmurlara, dağlardaki karlara
muhtaçlık içinde yalvaran bir gururla
akar akar... 

GERİ DÖN

  Bir çağrı, yalvarma, sesleniş belki de bir nasihattir ,”geri dön” sözcükleri. Hangisi olursa olsun, içinde taşıdığı alışkanlığı, saygıyı ve sevgiyi de anlatıyor,”geri dön” çağrısı.

  Yüksek gururun kök saldığı, övgülerin nasırlaşan  sertleştiği, zarafetin yok sayıldığı bu diyarlarda iş işten geçmeden “geri dön” çağrısına kulak asan çok az insan vardır. Mezar taşlarına ağlanır, ağıt yakılır da, bir türlü yaşam içinde soluk alırken o canlının büyük keyfine keyif katmak için uğraşılmaz. Her şey geçtikten sonra; “ iyi insandı, hoş kadındı” gibi vicdan törpülenmesine zavallı insanın garip mırıltılarını dinleriz.

  Belki bir hikâyede, şiirde veya bir dost ortamında işitilir o ses; “GERİ DÖN” Belki, bize olan ihtiyacı anlatır… Veya kaybettiğimiz ruhumuza aç olan sarhoş bedenimizi toparlamamız için bir dost uyarısıdır. Bir sevgilinin erdemli son seslenişi de olabilir. İş ortağımızın altın değerinde bir uyarısı, anamızın evladına susamışlığı, babamızın sert vicdanının duygu seline kapılmışlığını da anlatıyor olabilir…

  Masamın üzerindeki kitabı alıp yıllanmış sayfalarını çevirmeye başladım. Basılalı sekiz yıl olmuş ama içine konuk ettiği kahramanların ruhları yüz yaşını bulmuş. Solmaz Kamuran’ın Çanakkale Rüzgârı geçmişimiz ile yüzleşmenin büyük hüznünü de anlatır bize. Cehaletin, kurnazlığın vicdan ve adaletten yoksun kaldığı zaman olacakları da anlatır. Evrenin insanlığa acımak yerine insanlığı alabildiğine serbest bırakıp bu büyük komedinin sessizce tanıklığını da yaptığının büyük delilidir aynı zamanda yaşanan büyük olaylar.

  İhtiyar bir adam seslenir, aşkın yoğunluğu içinde kıvranan, terkedilmişliğin büzülmesini yaşayan kadına;

“ O kadar tecrübem ve bilgim yok. Hayat konusunda bir amatörüm ben. Ama yine de söylüyorum, geri dön.”

Kadın, bakar ama görmez, algılamaz bir şekilde cevap verir;

“ Halim yok. Direncim, enerjim yok. Yapamam!”

  İlim dünyası doğanın insana akan enerjileriyle de meşgul olur; güneş, yağmur, toprak, ağaç, çiçek, arı, solucan, rüzgâr hep insana doğru akar. İnsana enerji, direnç ve öğreti taşırlar. Ya insanın insanlığa bıraktığı miraslara ne demeli? Şiirlere, romanlara, resimlere, öykülere, masallara, fıkralara, efsanelere, destanlara ne demeli? Hepsi insanın yorgun düştüğü zamana adanmıştır.

 İnsanı tam anlamıyla yok edecek yine insanın kendisidir. Pes etmişliği yok edecek bir ilaç, aşı yoktur. Var olan enerjiyi davet etmeyen ruhu kalkındıracak yine insanın milyarlık hücreleridir.

  Geri dön, çağrıları her zaman bildik lisanla yapılmaz. Bazen bir tarla kuşu çağırır sizi. Kimi Ganos, Çanakkale, Meriç bülbülleri inanılmaz bir yaşam sebebinin ulvi seslenişiyle çağırılar yaşamın içine; merkezine. Gelincik çiçeği bütün kırmızılığı, yüksek dikkat çekişiyle, geri dön çağrısı yapıyordur, bitmişliğin nefessiz kalan canlısına. Ya Ağustos Böcekleri; onlar da milyonluk türküyü, geri dön, çağrısı üzerine yapmazlar mı? Kısacak ömürleriyle her yıl geri dönen diğer canlılar gibi; leylekler, kırlangıçlar, sığırcık kuşları, turnalar hep geri dön, çağrısına kulak verip yaşama, sonsuza, adanmış muhteşem gösterinin oyuncularıdır aynı zamanda.

 Sebeplerimiz ne olursa olsun; maddi ve manevi kayıplarımız bir dünya büyüklüğünde olsa bile, GERİ DÖNMEK güzel şey. İnsan dünyanın yüklerini ağır bulan insan, evrenin bir parçası olduğunu hep unutur. Bedeninde ve ruhunda taşıdığı parçalar evrenin çok değerli eseridir aslında.

 Bize yönelik bütün çağrılar dursa bile, kulağımıza evrenin o güzel, ölümsüz sesi bir şeyler fısıldar; geri dön, fark et kendini ve hayatını sürdür, diğer hayatların büyük gösterisine katkı veren bir oyuncu, yönetmen, izleyici gibi; gülümse alkışları var edenlerin emekleri aşkına.
 GÜVEN SERİN


24 Kasım 2012 Cumartesi

AĞLAMAYI KESİP BAŞTAN BAŞLAMA ZAMANIDIR



Kamera; Güven
Papatyalar, kavgalara,istilalara küsmüş olsalardı
çoktan yok olurlardı; çoktan...


     AĞLAMAYI KESİP BAŞTAN BAŞLAMA ZAMANIDIR

  Kim bilir hangi kitapta ne zaman okudum bu yazıyı! Ve neden şimdi, şimdi karşıma çıkıp da bana seslendi diye düşündüm ilk önce. Bir yazı başlığı olabilecek yüksek erdemli ve kurtarıcı bir sesin seslenişi zannettim bu akıl dolu sözün, öze inen zerreciklerini. Düşündüm de, meğerse tam da zamanında derinlerden çıkmış yüzeye. İnsanoğlu, uyumayı, unutmayı ve büyük pişkinlikleri de sever; unutmamanın, tarihi sürekli temiz tutup berrak aklın iradesiyle bakmanın da uyanıklığını yaşayan azınlıklar ilahi bir takdir gibi hâla var bu dünyada.

  Bu kadar övgüler, övünmelerle yaşam süren bu güzel milletin bu kadar büyük ağlamalara gebe kalacağını on yıl önce söyleselerdi kim inanırdı acaba? Şimdi, büyük sessizlik, büyük karanlık pelerinlerle örtülen acılar, kayıplar bir bir çıkıyor ortaya. Akıl elden gideli çok olmuş. Büyük tuhaflıklara teslim olmuşuz; her gün yerle bir olan insanlık, hayatta kalanlar için büyük bir marifetmiş gibi seviniyoruz.

  Biz şimdilik kuyruğu kurtardık; bugünde bindiğimiz araç kaza yapmadı. Varsın ülkenin birçok yerinde kazalar olsun. Onlar dikkatsiz, onlar kurallara uymayanlar, diyerek nasıl olsa güzel bir teselli buluruz.

  Bugünde terörün patlayan bombaları bizim bölgemizi hedef seçmedi. Varsın seçmesin; nasıl olsa seçtiği yerde bir sürü masum insan şehit, gazi olmaya alışmış, bunu kaderin muhteşem bir kabul edişi gibi ede dursunlar ve bu edilmişlik içinde “ şehitler ölmez” sloganları atsınlar; ama şehidin evindeki yas töreninde bir ölüm için ağlanıyor; bir kayıp için…

  Fikret kara günlerde ümit içinde yazdığı şiirde şöyle sesleniyor, fakirliğe boyun eğmemiş erdemli çocuklara;

Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder.
Bugün açız yine; lakin yarın, ümit ederim,
Sular biraz daha sakinleşir… Ne çare kader!

Hayır, sular ne kadar coşkun olsa giderim
Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;
Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta…”

  Fikret’in açık yürekliliği ile açlığımızı, bitirmişliğimiz,  pes edişimiz, evlatlarımıza haykıra bilecek miyiz? Hiç sanmam, yüksek gurura bin kez yenilmiş bu asil millet, açlığını, kaybetmişliğin  kandırılmışlığın yine saklayacaktır kendi kendine. Bütün isyanları içinden ve gelişi güzel, çere etmeyen yerlerde yapıp teslim olacaktır ümitsizliklerin göklerdeki kaderine.

 Bireysel olarak kimin yanına yaklaşsam büyük çoğunluğu geçinemediğinden, evdeki işsiz sayısının çokluğundan, çocuklarının, kızlarının sigortasız ve on paraya çalıştırıldığından şikâyet ediyor. İçleri ağlarken gözlerinden gözyaşı akmayan büyük toplumum, ağlayışını büyük öfkelere, sararmış suratlara, pörsümüş bedenlere zikrederek büyük bir kimya olayını da icat etmiş oluyor.

  Matematiğin en hakiki bilim olduğunu bilmeyen yoktur. Buna hiçbir yüksek iradeli Türk büyüğü de karşı gelmez diye düşünüyorum. İstatistik de matematiğin erdemli sayılarıyla insanlığa hizmet için var edilmiş. Kurumlar ülke insanlarının refahı, huzuru için vardırlar. İnsanların refahı aynı zamanda ülkenin de gidişatının yükselmesi anlamını taşır. İş yükselmekten açılmışken, yüksek kurumların alnı açık uzmanları açlık sınırı ile fakirlik sınırı olan rakamları matematiğin şaşmaz doğruluğu ile belirlemişler. Anlaşılan o ki, bugün asgari ücretle yaşayan bütün insanların yan geliri yoksa aç oldukları en hakiki matematik bilimi ile ispatlanmıştır. Yine büyük gururu olan ve sadece yalnızken ağlamayı bir erdem sayan halkımın çok büyük kısmı da geliri üç bin liranın altında kaldığı için fakirdirler.

  Fakat yüce toplum içinde, ayıp olmasın, soylu gururumuz ezilmesin diye aç ve fakir olduğumuzu ağzımıza bile almayı büyük günah sayarken, bire bir sohbetlerde inanılmaz feryatlar ve ağlamalar yürekleri dağlıyor. Ya yakın akraba, eş-dost; yardım ede ede, onlar da bitmek üzere; yardım eden, yardım alacak duruma gelmiş.

  Peki, ne yapacağız o zaman? Dedelerimizin o sıcak ve taze kokan ekmekleri yok artık. Sütlerin yonca ve arpa kokuları, dondurmaların, boza içeceklerini, peynirlerin, yoğurtların da o eski tadı yok artık. Çünkü hiçbir şey doğanın saflığından yararlanılarak yapılmıyor. Daha fazla ve daha fazla; büyük zengin olma hayali ile büyük fakirliğe demir atmak üzereyiz.

  Eğer yarınları görmeyi şöyle bir kenara bırakıp, bugünleri bile huzurla yaşayamıyorsak, insanların birbirine güvene azalmış doğru dürüst gülümsemeleri bile duyamıyorsak, hızla borçlanıp bankaların demir yumrukları boğazımıza sarıldığı soğuk parmakları duyuyorsak, ağlamayı bırakıp bir şeyler yapma zamanının geldiğini gösteriyor.

 Kralın çıplak olduğunu her kez biliyor; çoktan da söylendi. Ama bu kral, o hikâyedeki kral değil; bu krala, çıplak olduğunu bütün dünya söylese, utanmazlığı büyük erdem saydığı belli ve en hakiki gerçektir.

  Kendimize güvenmekten başka hiçbir şey gelmez elimizden. Ve çevremize, insana büyük yaratıcı tarafından bağışlanmış akla güvenip sorgulama ve yeniden başlamak zorundayız. Seçimler çok yakın. Seçeceğimiz belediye başkanını, milletvekillerini kesinlikle iyi tanımalıyız. Bu ülkenin milli birliğini, yüksek erdemini yok etmek isteyen, bizleri daha 1950’li yıllarda Marshall Yardımlarına alıştıran büyük Amerika’ya ve onu destekleyen siyasetçilere; her şeyin yeniden başladığını göstermek zorundayız; yoksa her şey için çok geç olmak üzere…

 Güven Serin

15 Kasım 2012 Perşembe

ŞİİR ve ŞAİR


Kamera; Güven  Kaleköy-Kekova-Kaş




ŞİİR ve ŞAİR

  Döneminin aydını şiirin önemini anlatırken hislerini, hissedişini en hakiki anlatımıyla taçlandırıyor;

 “Şiir, en geniş manasıyla, hayat ve kâinatın karanlıklarında yaşayan meçhulün sesi ve gölgesidir. Onun için belirsiz, zekâya asi, açık olmaktan kaçıcıdır. Şiir, hakikatin hayale yükselmesi ve hayalin hakikate inmesidir. Şiir, bir bakışta dumana, bir bakışta ateşe benzer. Avuçlarımıza almaya çalıştıkça yok olduğunu görürsünüz; gözlerinizle kovalamak istedikçe başınız döner ve onu büsbütün kaybedersiniz.”

  Hem şair, hem yazar, hem politikacı aynı zamanda iyi bir vatanperver olan Hasan Âli Yücel gönülden gönle akan şiir için söyledikleri bir şiir genişliğinde, derinlik ve zarafetinde değil midir?

  Bir başka şair büyük ozan Pir Sultan Abdalın şiiri şimdi ustaların ellerinde güzel bir melodiye dönüşmüş, bize şiir ve şarkı seslenişiyle bir şeyler anlatıyor;

Kurban olam kalem tutan ellere
Kâtip Arzuhalim yaz yâre böyle
Şekerler ezeyim şirin dillere
Kâtip Arzuhalim yaz yâre böyle

Ozan Ardahan’dan Kırkpınar’a dolaşsın anlatsın
Karacaoğlan’ı, Pir Sultan Abdalı, Köroğlu’nu
Davullar yine vurulsun, güneş iki mızrak boyu
Yükselsin gün doğusundan, bitsin artık bu küskünlük
Kardeşlerim
Yarın tarih önünde hesap verirken yavrularımız bizi
Kınamasın.

  Şiir, hayat ve kâinatın karanlıklarında yaşayan meçhulün sesidir ama aydınlığa da, düzlüğe de çıkmayı sever. Şiiri vücudunun bütün hücreleriyle benimsemiş ve şiirin gidişatına, kök salmasına inanmış Yücel, şiir dizelerine benzer hakikatin konuşmasına devam ediyor;

“ Şiir, var olanın var olması istenilene sığınması, noksanın olgunluğu özlemesidir. Bu itibarla şiir, ruhlar için bir mercek gibidir; altına tesadüf eden şeyleri olduğundan daha büyük, bazen de daha küçük gösterir. Büyük veya küçük; fakat başka değil! …”

  Şairin yoluna kim yolcu olabilir? Hele bu zamanda, insanlığın şehirler dediği beton yığınları için hapsedildiği, eşya edinme hastalığına tutulduğu bu zamanda, şairin içli ve hisli yolculuğuna kim çıkar; kim bunları kaleme alır? Vakti olmayan, yolları karıştıran, büyük bilgi kirlenmesi içinde boğulan veya boğulanların üzerine yeni diye ağlayan ruhları, bedenleri içe sayarak uygarlıklar yükseltmeye çalışmak kalıcılıktan uzak bir seyir izler.

  Bugünün büyük zenginleri, en küçük fakirleri, güçlü liderleri, kralları yüz yıl sonra belki öyle veya böyle hatırlanacaklar. Ama beş yüz yıl sonra değil adları, ruhları bile bu diyarlarda olamayacak kadar unutulmuş olacaklar. Şairler öyle mi? Dikkatini, emeğini, maddeden kurtulup ruhlarını özgürlüğe bırakmışların dizeleri bin yıl sonra da hatırlanmayacak mı? Elbet hatırlanacak ve hatırlandığı gibi başka yolculukları, arayışları, düşünce ve merakları da beraberinde yolculuğa çıkaracaktır.

  Bu sebepten değil midir Homeros’un, Shakespeare’nin, Vergilius, Nazım, Sait, Orhan, Tevfik’in beden ölümlerinden sonra bile ruh ve eserleriyle yaşamaya devam etmeleri? 

  Şiiri derinlemesine sevmiş, şiirin engin yolculuğunu vatan ve millet sevgisi ile birleştirmiş Yücel gerçeğin, insan aklı ile bu kadar güzel yoğrulmasını doyumsuz tatlar bırakan söyleyişi ile perçinliyor;

“Şiir, sınırlama ve sonu olana sığmayan insan ruhunun sonsuzluklara gömülmesidir. Nihayetsizlik düşüncesi olmasaydı şiir olmazdı; şiir vücuda gelmeseydi sonsuzluk fikri doğmazdı. O zaman insan ruhu, kökünü toprakların altına uzatamayan, dallarını havalara yükseltemeyen bir nebat gibi bodur kalır ve kururdu. Şiir, insanlığın öz suyudur.”

  Şair böyle dedi ve böyle yaşadı, insanlığın öz sularını sevdiği topraklara döküp, kökler salmayı, yokluğun varlığa, cehaletin aydınlığa çıkması için yaşadı ve yaşatmaya uğraş verdi.
Ya bizler ne yapıyoruz? Bizleri hangi planya ve zanaatkârın elleri zımpara-laya bilir, cilalayarak gösterişli, zarif bir duruş içinde olmanın büyük keşfi ile uyuşuklukları yok etmemize yardımcı olur?

          Güven Serin
 

 



10 Kasım 2012 Cumartesi

TÜRK SFENKSİ


Kamera; Güven ...


Kamera; Güven   Ankara

TÜRK SFENKSİ

1930–1933 yılları arasında Avusturya’nın Ankara elçiliği müsteşarı Norbert Von Bischoff bir kitap yazdı. Bu ülkeyi ve bu ülkenin yeni kurulan Cumhuriyetini, Cumhuriyet ile birlikte yükselen abideyi sevmiş, gönül vermiş Avusturyalı Norbert Von Bischoff kitabının bir bölümünde şu sözlerle düşüncelerini tarihe, bugüne ve yarınlara armağan ediyor;

“ Tarih, fikirle maddenin çiftleşmesinden doğar. Babanın payını ananınkinden yahut ananın diğerini babanınkinden üstün tutmak gibi bir şey hatıra gelir mi; Hazır olmayan şeyi en keskin fikir dahi hayata çıkaramaz ve fikrin nefesi kendisine değmedikçe en hazır olan şey dahi hayatı kendiliğinden doğmaz. Sfenks, sorduğu sualin cevabını bilir. Ne çare ki yüreği taştandır, ağzı mühürlü. Cevabı bulacak olan ve bu cevabı bulmakla hem Sfenksi, hem de kendisini kurtaracak olan insandır.

  Türk Sfenksinin sırrını MUSTAFA KEMAL biliyordu. İşte bunun için memleketin ve milletin kurtarıcısı, Türk milli devletinin kurucusu ve Türkiye’de her yeniliğin, her doğup gerçekleşmek istenen şeyin babası olmuştur.”

  Bu ve bunun gibi gerçeğin ta kendisi olan övgülerin binlercesi yapıldı. Esas olan, bizim içimizde yaşamış ama başka milletlerin içinde yaşayıp büyümüş, fikir ve zihin bakımından olgunlaşmış insanların da söyleyerek bir dehanın bir millet için ne büyük bir şans olduğunun da anlaşılması adına çok değerli alıntılar olarak görüyorum.

  Türk Sfenksinin sırrını Mustafa Kemal biliyordu. Ve bu yüzden bitmişlik, bitkinlik ve pes etme aşamasına gelmiş o zavallı, o biçare, o hasta adam görülen çürümüşlük tazelikle büyüdü, gelişti bugünlere geldi.

 Bugünün yöneticileri Türk Sfenksinin yani Türk Milletinin sırrını biliyorlar mı acaba? Hiç sanmam… Ne acılardan, ne yoksulluklardan, ne işsizliklerden haberleri var. Eğer varsa, hangi vicdanlarıyla suskunluğu taşıyorlar bilemiyorum.

 Ülkeyi betonlaştırarak, ülkeyi sadece kara yolu araçlarına, taşeronlara bırakarak ülke huzuru, ülke kalkınması sağlanacaksa böyle bir kalkınmışlığa kargalar bile güler… Vekiller neredeyse 20 Bin TL maaş alırken, asillerin çoğu 700 ile 1000 lirası maaşla geçinme büyücülüğü yapıyorlar. Kim kimi aldatıyor acaba?

  Hâlâ yaşayan çağlar öncesinin filozofu Diogenes der ki;

“ Yaşam bir çeşit oyundur. Kimi bu oyuna yarış için katılır, kimi alış veriş için katılır, yurttaşların seçkinleri de gözlem için katılır. Yaşam böyle bir şeydir işte; kimi aşklarının ve ünlerinin tutsağıdır, kimi aç gözlülüklerini doyurmaya çalışır; filozoflar da tersine, yalnızca doğruya yönelir.

  Türk Milletinin sırlarını yok eden, sırlarını anlamayan, demokrasi, gelişme, hak-adalet palavralarıyla yerle bir edenlerin söyleyeceği çok şeyler var. Biliyorum ve görüyorum ki hepsi birer hatip vazifesi içindeler. Ezberleri söze çevirmede, yoksul, çaresiz ve büyük ödüllere inançlarıyla kavuşmaya adanmış bu halkı tam da burunlarından yakalamışa benziyorlar.

  Milli Bayramların içini boşaltıp yüceltmek, milli şuuru, duyguları ve kurtuluşu içselleştirmek yerine kendi dünya görüşlerini, büyük Amerikan rüyalarıyla bir görüp Arap sevdalılarının büyük rüyaları ne zaman gerçek olacak bilemiyorum. Ama bildiğim bir tek şey var; akıl ile sağduyu ile beslenen, kendi vicdanını ve erdemini elinde tutan, insan olma ile yüce bir insanlık onuru taşıyan her insan, bu ülkeyi, Cumhuriyeti, kendi özgürlükleri, inançları, inançsızlıkları, onurları ve namusları adına yaşatmak zorundadırlar. Sayıları altmışa yaklaşan Arap ve Müslüman ülkelerine biraz bakarak nerede olduğumuzu, bütün garipliğimize, yoksulluğumuza rağmen anlamaya çalışmak, her şeyimizi kaybetmeden önce yerinde bir icat olacaktır…

 Mazhar Osman Atatürk ile görüşme yaptığı bir gün bir ara Atatürk sorar;

“ Osman Bey bu delilik nasıl bir şey?”

 Mazhar Osman şöyle cevap verir;

“Gazi Paşam az çok herkeste bir parça vardır deyince Atatürk;
Ne demek istiyorsun? Bende de mi var?”

 Hoşsohbet ve sözünü esirgemeyen biri olan Mazhar Osman;

“ Ooooo Sizde herkesten daha beteri var. İçeride ve dışarıda dört iklim yedi cihana kafa tutmak akıllı adamın yapacağı iş mi?”

 Atatürk bu lafın üzerine dakikalarca güler. Ya şimdi? Dakikalarca gülen, sorgulayan, düşünen, incelik ve nezaket üreten yöneticilerimiz var mı? Tam aksine saatlerce söven, tehdit eden, özgürlükleri yalnız kendileri için düşünen bir sürü insan bağrışları duyuyoruz.


GÜVEN SERİN


  





5 Kasım 2012 Pazartesi

BAHARATLI MELODİLER

Kamera;Güven  -Kaş



 Adam uzun bir yürüyüşten sonra  tepeye çıktı. Ve güneşe baktı,esen rüzgarın saçlarını dağıtmasına aldırış bile etmeden. Çünkü tabiatın baharatlı melodileri çoktan başlamışlardı büyük konsere; öylesine, bir sevinç tutamı kopardı adam,gönlünün derinlerinden. Ve gökyüzüne,onun bedenini yalayan rüzgara bıraktı; çünkü biliyordu nereye gideceğini; biliyordu...

3 Kasım 2012 Cumartesi

KUM SAATİ


Beynimin odacıklarına biriken kum tanelerinden
bir avuç aldım. Kum saatinin içine koyup,
ters çevirdim. İşte yine yaşamın içinde ve
yaşama akan nehrin sesini dinliyorum.
Nehrin kıyısındaki ılgın ağaçları haylaz
rüzgarın oyun isteğine çoktan tamam
demişler. Bir su yılanı ürkek ve aç, ama 
saldırgan değil yüksek zenginlikler adına.
Gelincik çiçeği kelebeğin ömrü ile 
kıyasladığı uzun ömrünün kırımızı
türküsünü söylüyor. Bir kuş havalanıyor
yaşlı karaağacın en üst dalından. Küçük
bir tüy düşüyor yere, dans ede ede. 
Ve ben ,yaşamın içinde, yaşamın ta
kendisiyim, her insanın ait olduğu canı,
can katarak, canlara adanmış olarak
yaşatıyorum. 

Kamera; Güven Yeniköy-İstanbul

Ezan sesi duyuluyor az ötedeki caminin minaresinden.
Hemen yakınında ki kilisenin çan sesleri çağrı
zamanını bekliyor. Hepsinin anlattığı ve vaat ettiği
sözler hep aynı; BÜYÜK ÖDÜL.
En büyük ödül insan, insanın kendisi ve uçsuz bucaksız
evrenin hayat dolu gezegeni. İnsan küçük ömrünü
sonsuzluğa emanet adına, yaman iç kavgalara
teslim eder. İnanmak ve inanmak ile geçen ömrüne
büyük kayıplar verdirir de, anlayamaz zamanın
son sesini, muhteşem melodisini.

KUM SAATİ

  Kum saati eski bir zaman ölçerdir. Zamanı ölçmeye, anlamaya yarayan bir alettir. Kum saatinin iki küçük küresi arasındaki kumların dar bir boğazdan geçip ağır ağır akması yaşamı, bize sunulmuş muhteşem yaşamımızı hatırlatır bana.

  Genelleme yaparsak insan yaşamı ülkeden ülkeye değişse de ülkemizdeki yaşam ortalaması 65 yaştır. Almanya’da 78 yaş. Yaşam içindeki ölüm yaş ortalaması böyledir ama size hazırlanmış ve sizin kum saatinizin ne kadar dolu ve ne kadar hızlı veya yavaş boşaldığını bilemezsiniz. Hiç kimse bilemez! Doğar doğmaz bizim adımıza da kum saatinin diğer odacığındaki kumlar boş olana akmaya başlar. Boş olan doluyorken, dolu olan da boşalır.

  Ülke ölüm yaş ortalamalarını bir kenara bırakalım. Çünkü bunun alt sınırı nedir, bizim kum saatimiz ne zaman duracak bilemeyiz. Biz akam kumların billur gibi aşağı süzülürken kendi beynimizdeki kum saatini yaşam denen en büyük sanat içinde birkaç kez, hatta daha fazla altüst edip, kum denen anıların, hatıraların akışını izleyelim.

  İnsan beyni paha biçilemez bir aygıt gibidir. Depolar ve hatırlar. Duyguların içinde gezinir. Öfkelenir, kızar, sevinir, sever… Âşık olur, nefret eder; ikisinin ortasını bulur; yalnızca sever ve sayar…

  Adına kader dediğimiz ve her insanın farklı akışa sahip olan yaşam kum saati henüz akıyorken, henüz bitmemişken beynimizde oluşturduğumuz diğer kum saatiyle oynamanın da çocuksu keyfini çıkartalım. Akışı istediğimiz gibi ayarlayabilir, istediğimiz zaman tersyüz çevirip tekrar tekrar akışı izleyebiliriz. Nasıl mı? Yaşam içindeki güzellikleri anlayarak! Anladığımız her olay, öğrendiğimiz her bilgi, dokunduğumuz her nesne, canlı bizim depomuzda birikecektir. Depomuz; yani beynimizdeki yazılımlar, bilgiler; anı ve hatıralar, deneyimler ne kadar çoksa, oyun oynayacağımız kum saatin akışı da o kadar uzun ve heyecanlı olacaktır.

  Yapacağınız bir gezi, yaşayacağınız bir aşk, tadacağınız bir yiyecek, besleyeceğiniz bir hayvan, büyüteceğiniz bir çiçek, yazacağınız bir şiir veya hikâye, gülümseyeceğiniz anların çoğalması; kum saatine taşınan billur gibi kumların ta kendisidir aynı zamanda.

  Tabulaştırılmış yaşam biçimlerinden ürkmemeyi, onların üzerine gitmeyi kum saatinin muhteşem akışı hatırına gözden geçirmeliyiz. Kendisini besleyen, kendi beden ve ruhunu sağlıklı ve heyecanlı bir canlıya dönüştürmesi, düşmanı bile bu işten kârlı çıkarır.

  Kum saatinin beyinsel akışını başaran ve bunla oynayan yetişkin kılığında çocuk, kavgadan çok barıştan söz eder. Nefretten çok sevgiden, tüketmekten çok üretmekten, tutuculuktan çok değişimden söz eder.

  Haydı, kendi yaşamınızın kum saati henüz durmamış! Beyninizin odacıklarını doldurmaya ve her dolu odanın anılarını bir kum saati akışı içinde çevirip o anılar ile eğlenmeye başlayın. Billurlaşmış kumların sesini dinleyin. Bir su sesi, bir kuş, rüzgârın dokunduğu kavak ağacı, yoksa çam ağacı mı? Bir kadın sesi, ipek ten, gül kokulu beden dokunuşu; hepsi kum saati içinde billurlaşmış kumların akışında gizlidir. Sadece insan; insan denen canlı bunları ortaya çıkarta bilir.

  Kendi kum saatimi ters çevirdim. Onlarca billur kum adacığından bir avuç kumu alıp akmaya bıraktım. İmbikten akan şarap gibi, kızıl, kırmızı, beyaz, sarı renklerdeki şarabın damlaması gibi damlamaya başladı.

  Rüzgâr ılgın ağaçlarını sallıyor. Yumuşak dallı ılgın ağaçları birbirine daha da sokulup, sevişmenin, dokunuşların dadını çıkartıyorlar. Yuvasını yapmış bülbül, olanca bilgeliğiyle yüzyılların ötesinden ama hep bildik o şarkıyı; bülbülün türküsünü söylüyor. Meriç nehri ilkbaharın yağmurlarıyla yatağını doldurmuş, hiç bitmeyecekmiş gibi alabildiğine akıyor Ege’ye doğru.

  Bir kurt oluyor dağların en yüksek noktalarından. Bir çakal, kurtlardan nasiplenme telaşıyla ilerliyor sese doğru. Karga sürüsü, güneşli rüzgârın keyfini çıkartıyor; az önce biten yemek saatinden sonra şimdi de bol gürültülü sohbetin içine dalacaklar.

  Guguk kuşu her zamanki gibi utangaç ama duygulu ötüyor. Bir kartal toprağı delercesine bakıyor otlar içinde kayıp giden lezzetli avına.

  Yanık sesler, sevdiğine düzülen şarkılar söyleniyor cumbalı evlerin içinden. Kuyudan su çekiyor kınalı bir el. Karanfil kokan bir kadın ninni söyleyerek masum bir çocuğu uyutuyor. Domino oynuyor Kör Ali, her zamanki çatallı sesiyle gülerek. Yenilme numarasıyla pusular kuruyor acemi rakiplerine.

  İşte böyle dostlarım; kaderin kum saatinin ne kadar akacağını kimse bilemez. Ama beynimizdeki kum saatlerini doldurdukça boşaltır; boşalttıkça tekrar doldurma şansımız vardır. Bunu yapa bilen bir tek canlı var;
İNSAN… Yani sizsiniz…

 Güven Serin