22 Ekim 2011 Cumartesi

AĞLARSA ANAM AĞLAR

Kamera; Güven - Çanakkale
Her ana yavrusunu okşayarak, kokarak
büyütür. Her büyüyen çocuk ana için hâla
büyümemiş ve hep aynı kokuları salgılar.
Her ölüm acımasızdır kendince ve
sorgulamaya değer akıl yettiğince;
sorgulamaya değer. Kim var
işin ucunda ve neden?

Kamera; Güven   Çanakkale
Gökkube altındaki ayrılık, ayrışma ve kavgalara
dönüşmüş paylaşmalar insanla birlikte indi.
Ölüm insandan önce vardı; sadece besin ve
beslenme adına. İnsan, beslenmeden öte bir
keyfiyet içinde "intikam" dedi, sadece intikam
bunun adı...
Ve bir vatan uğrunda ölecek insanları yetiştirmişse,
aynı vatan uğrunda akıl yürütenleri, satranç
oynayanları, sanat, felsefe bilenleri de
yetiştirmeli. Tabiatın dağlarını,
öfkelerini, çıkarlarını daha iyi anlar o
zaman ölecek kadar sevdiği vatanının
insanlarını.

Söz büyük usta, büyük şairde;

Biz burada bitirdik destanımızı,
Biliyoruz ki layığınca olamadı
bu kitap. Türk halkı bağışlasın
bizi:
"Onlar ki toprakta karınca,suda
balık, havada kuş kadar çokturlar.
Korkak, cesur, cahil, hakim ve
çocukturlar.
Ve, kahreden, yaratan ki onlardır.
Kitabımızda yalnız onların maceraları
vardır.


AĞLARSA ANAM AĞLAR



 Atasözlerimiz yüzyılların yaşanmışlıklarından süzülüp gelirler bu zamana. Büyük çoğunluğu da ilk zamanki gibi tazeliğini korur. İşte yüzyılların acılarını da önüne katarak gelen ; “Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar” sözünün, anlamını anlatan güncel halini görebilirsiniz.

 Ardı arkası kesilmeyen ölüm haberleri bir yazarımızın da yazdığı gibi nedense parça parça olunca sorun yok da toptan olunca büyük haykırışlar yapmaya başlıyoruz. Hâlbuki her gün ölüm var bu ülkede; asker, öğretmen, polis, ev hanımı, öksüz bir çocuk! Kazalardaki ölümlere herkes kaderin bir oyunu olarak baktığı için yılda 5 bin ölümü söylememe gerek bile yok.

 Trafikteki ölümleri trafik canavarına havale ettik. Kadınlarımızın ölümlerini namus davalarına terk etik! Askerlerin, polislerin ölümlerini ise şehitlik mertebesi ile taçlandırıp daha soyu ağlamaları teşvik ediyoruz. Ülkesini korumakla görevli asker ve polislerin ölümlerine en güzel mazeretlerimizden birisi de “hain pusu” şehitlerimizi hain pusuda kaybettik.

 Evde kadınına öfkelenen erkek kadınına sert bir şekilde sesleniyor: “hainlik yapma” Kardeşi ile kavga eden ağabey, oğluna kızan baba, evi terke eden kıza seslenilen yine aynı söz; “hainlik yaptı” İş ortaklığından sırasında, borç-alacak kavgası yaşayan, kırk yıllık arkadaşlığı bozulanların bazılarının da ağzında şunu duyuyoruz; “ bana hainlik yaptı”

 Ne hikmetse bu vatanda her şeyi ihanet üzerine kurmuş, kendimizden dahi kuşkulanır hale gelmiş durumdayız. Acaba temizlene temizlene hain kalmayınca en sonunda bizi mi almaya gelecekler? Vatanı oluşturan vatandaşların tamamı ülke vatandaşıysa ve farklı kültürleri oluşturdukları; dilleri, dinleri, ırkları, sosyal alışkanlıkları da farklıysa biz bu farkı bilmem kaç yüzyıldan bu yana niye göremedik?

 Ülkesini korumak ve kollamakla görevli askerlerimiz savaş ortamlarına göre; en zor şartlara göre yetiştirilirler. Askerlik Ocağını en kutsal ocak olarak kabul ediyoruz. O zaman savaşa, savaşmaya çıkmış askerlerimizin ölümleri, bu ülke uğrunaysa onlar gibi dik, onlar gibi korkusuz, onlar gibi onurlu niye duramıyoruz? Ölen onlar. Ölmeye giden de onlar! Çünkü her asker o koşullarda ölümün her an geleceğini bilerek silahını kuşanır.

 Askerler ve bir inanç uğrunda ölen insanlar yalnız bir kez ölürler. Ama ya hilebazlığı meslek edinmişler; en az yaşam boyu bin kez ölürler.

 Ülkemizin doğusu, en zor şartları olan bölgesi yıllarca sürgün yeri olarak kullanıldı. İdarecisi de, memuru da, amiri de bunu böyle bildi. Zor koşularla mücadele etmeyi, insan denen akıllı canlının aklını kullanmayı ne zaman sorguladık? Doğudan göç eden, ettirilen milyonlarca insanın biriktirdiği kızgınlığı, nefreti, çaresizliği ne zaman anlaya bildik? Hiçbir zaman…

 Şimdi dağları, mağaraları, vadileri temizlemekle meşgulüz. Öldürüyor ve de ölüyoruz. Ya şehirlerimize sıçradığı, şehirlerimizde ki ölümler parça parça değil de toptan; yüzlerce olmaya başlayınca ne yapacağız? Nasıl olsa kılıf hazır; HAİN PUSU! Kırmızı bayrağa sarıp ana ve babaların elleri sıkılacak, kanları yerde kalmayacak, denecek.

 Bakanlar ağlıyor, milletvekilleri ağlıyor, amirler, memurlar, halk ağlıyor. Ne zamana kadar? Üzerinden birkaç saat geçene kadar! Çünkü ağlayacağımız o kadar çok şey var ki, hangisine geçip, hangisine vakit ayıracağımız bile belli değil. Boşanmalar çığ gibi artmış. İşsiz çocuklar ailelere sığınmış, baba ve anneler son gücüne kadar maneviyat ve maddiyat serpmeye devam ediyor. Kimin umurunda? Hangi kurum, hangi idareci gizli trajedilerin kaynağını, nedenlerini araştırıp yüzleşmekle meşgul?

 Şimdi herkes ağlıyor! Niye? Çünkü toptan öldürüldüler diye. O askerler, postalını giyerken, elbisesine sarılırken, silahını tutarken dimdik gittiler. Ya bizler! Ya biz soylu ağlayanlar; her gün bir başka yalanın peşine takılanlar?

 Esas mesele uğrunda ölünecek bir vatan varsa; ölecek asker de, polis de her zaman vardır. Bu ölümler bitsin deniyorsa, neredeyse yüzyılın hatalarını tekrarlamaktan vazgeçmek zorundayız. Büyüklük hastalığını yenip kendi kendimize yetmenin, teknolojiden yararlanmanın, hiçbir bölgemizin sürgün yeri olmadığının ispatı da, adaleti, hakkı getirmekle olacağına inanıyorum.

 Şimdi insanları birbirine düşürmek, daha kanlı çatışmaları tetiklemek için muhteşem gösteriler yapılıyor. Ya oyuna gelip, daha kanlı savaşlar yapıp, sonra da yüzyıllarca iki büklüm gezeriz; ya da satranç tahtasını önümüze, tarihin kitaplarını arkamıza alıp artık matematikten, tarihten ve bunca ölümün bize bıraktığı deneyimlerden faydalanma zamanı geldi de geçiyor.

 Ölümler, ister erken, ister geç, ister pusuda, isterse yolda yürürken gelsin; her ölüm anne için, o bebeği doğurup büyüten ana için ERKEN ÖLÜMDÜR. Ve bizim günlük ağlamamız, üzülmemiz bitince ananın ağlaması ve hüznü yeni başlıyordur. Hiç bitmeyecek bir acı, memesinin hemen altında nur topu gibi bir sancıyı büyütüyor ve besliyordur o, ANA…

 Güven Serin

2 yorum:

nihansu dedi ki...

Terör, trafik, töre... Üç T ile başlayan üç ayrı canavar ve daha fazlası, ölü ülkeler diyarına çevirdi güzelim ülkemi.
Ölümün ne sayısal bir önemi var ne de sebebinin ne olduğunun, ölüm her daim soğuk, ölüm her daim acı verici.
Söyleyecek başka birşey de yok...

Guven dedi ki...

Şimdi de deprem eklendi Nihan. Depreme de canavar, doğa felaketi diye diye kanıksattılar kanıksamaya aç, ağıtlara aç ve doymamış güzel insanlara.

Evet söylenecek ne kaldı Nihan; bazen yürürsünüz doğanın içinde; alabildiğine heyecan, keşfetme duyguları ile birlikte. Fakat en sonunda yüksek bir uçurumun kenarına gelirsiniz; aşağısı muhteşem uzaklıkta, kendi yaşamını oluşturmuş ve size geçit vermez o an; adımlarınız ileri gitmeyi tercih etmez ve o yüksekliğe, yaşlı kayalara, kayaları yalayan dalgalara imrenerek bakarsınız; size gem vurum sizi durdurdu diye. Çünkü insanı insan yapan hareketten sonraki meyveler ; üretim olmalı; gördüklerini sımsıkı beden süzgecinden geçirip küçük bir bardak öğretiyi paylaşma heyecanını yaşama şansı doğar insanlaşmanın peşinde koşan garip insana.

Ölü ülke; kesinlikle katılıyorum; neşelenmek ayıp, tiyatroya gitmek ve gülmek ayıp; daima yaslı olacaksın ki renklere bürünülen koyu renklere ayıp olmasın.