27 Eylül 2011 Salı

GECENİN İÇİNDEN

Kamera; Güven -Tekirdağ
Bir şarkı söyleniyor; Barış'ın şarkısı;
"ellerimle büyüttüğüm,solar iken
dirilttiğim,çiçeğimi kopardın sen..."
Çiçekleri koparmadan da sevmeyi
öğreneceğiz birgün...

Kamera; Güven-Kumbağ
Bir gün daha doğuyor. Ve yine gün,
alabildiğince kucaklayacak insanları; kimi
kucağını açacak,kimi yumruğunu sıkacak,
kimi kin ve nefretini biraz daha
olgunlaştıracak; kimi ise, sevgisini
yüceltip abideleştirecek...


Kamera; Güven Kumbağ Tepesi
Haylaz haylazın halinden anlar:)) Şımarıktı,
insana yakındı. Aslında gün içinde ağır adamlığa
özenmeseydim iyi haytalık yapardım bu küçük
beyefendi ile:))


Kamera; Güven-Kumbağ
Alabildiğince benimdi gün. Tepe,deniz, liman ve
martılar; benimdi... Ben olmanın benliği içinde
hiçbirini mülkiyetim içine geçirmeden ve incitmeden
hepsi benim; bizim diyebilmek;sokak, cadde,park,
orman, dağ, tepe, ırmak; bizim diyebilmek; derken
katletmeden sevdiklerimizi...


Kamera; Güven Işığın Olduğu Yer
Bir çocuk için anne ve babası, büyük bir
çınar ağacı gibidir. Sıcakta gölgesinde durmayı,
soğukta geniş kovuğuna girmek ister.
Korktuğunda da dallarına tırmanıp
yükselmeyi hayal eder...

Işık da öyledir kendini arayan canlı için;
onu görür,kokusunu duyar ve sesini
bir çağrı gibi algılar ve o sesin, o çağrının
sonsuzluğa uzanan bir şey olduğunu
anlayacağı zamana doğru yürür insan...


Kamera; Güven  Kumbağ
Tepeden ayrılırken ne bir hoşçakal, ne bir
elveda dedik birbirimize. Biliyorduk ikimizde
tekrar tekrar buluşacağımızı.
Tepelerde tutunmuş küçük bitkiler ve ağaçlar
her zaman büyük saygıyı ve övgüyü
hakederler. Çünkü sıradan bir şımarıklık,
rahatlık ve keyfiyet yoktur onların yaşamında.
Tam bir mücadele ve savaş vardır; yaşam
ve yaşatma savaşı...


Kumbağa Balıkçıları
Yalnızlığınız, tepelerle, rüzgarla, ışıkla konuşmanız
son bulur ve o sonun içinde insanlara ihtiyaç
duyarsınız. Ve bende dinlencenin, kendi sessizliğimin
sonunda insanlara merhabe dedim. Çay ve kahve
içtim onlarla. Sohbet içtim, tost yedim.
Doğrusu tost lezzetliydi; kahve ve çay
keyif vericiydi; tıpkı beni bir yabancı
kabul etmeyerek aralarına aldıkları
gibi.
Merhaba Hasan Bey, Merhaba Metin
Bey; selam olsun sizlere...


GECENİN İÇİNDEN



 Bu sabah yine o bildik süzülüşü yaptım şehrimin eski limanına. Bildik kahvaltısını ve sessiz seyrini… Gecede aynı yerdeydim ama günün ilk ışıkları ve ilk tazeliği gibi değildi gece. İnsan sesleri ile adeta yalnızlaşmış ve kimsesizleşmiş gibiydi. Üstelik benim masam; iğde ve şeftali ağaçlarının hemen yanı, başkalarının şamatacı lütfü ile onurlandırılıyordu.

 Gecenin içinden süzülerek geldim sabahın başladığı eski limana. Sessizlik kendi sesini, sahiplenişini çoktan yapmıştı bile. İğde ağaçları ile şeftali ağacı beni bekliyordu. Ev sahibi rahatlığı ile masamı düzenledim. Yiyeceklerim sabah beslenmesi adına yeterli görünüyordu; yumurta, domates, yeşilbiber ve beyaz peynir.

 Yalnızlık yalnız olmadığını bilerek çok güzel yaşanıyor. Her gördüğünü alıp gereksiz israfı da yapmamak; alabileceğini bildiğin halde almamak da öyledir. Her söze; hüzne, sevince, alkışa söylenecek bir şey olabileceği halde; söylemeyip yalnızlığa, sessizliğe bürünmek de öyle…

 Bir gül goncası ilkbaharı anlatıyordu sonbahara. Bir anne kedi, yavrusuna hayatı öğretiyordu; şımarık yavrusu zamanla öğrenirim oyun oynamayı sürdürme telaşı içindeydi. Yavru martılar yetişkinler gibi uçup, beslenme ustalığını; kendi kendilerine yetebileceklerini kanıtlıyorlardı. Limanın kirli suyu orada yaşamı ve yaşamayı seçen balıkların oyun bahçesine dönüşmüş; ışığın aydınlattığı limanda balıklar suya atılmış yiyeceği iştah ile yiyor ve zıplıyorlar.

İtalyan Şair Giusepe Ungaretti 1927 yılından ses veriyor; Bir Esinti;

 Duyarak gökyüzü/Sabahın kılıcını/Ve kucağına tırmanan tepeyi/Dönüyorum o tanıdık uyuma/Ölgün bir ağaç kümesi/Kavrıyor tepeyi dibinden/Birbirine dolanan dallardan/Yeniden doğan uçuşlar görüyorum/

 Bu dizeyi tekrarlarken ben, kendimi mavi minibüste buldum. Kuzey rüzgârı teslim almıştı beni. Doğrusu gönüllü bir teslimiyet içinde sabahın davetkârlığı beni batıya götürüyordu. Mavi minibüsün gideceği son yere; Kumbağ’a gittim. Şimdi, yaz ayın kalabalıkları yoktu orada.

 Geçtiğim yerlerde; Altınova ve Barboros; yağan yağmurun izleri; miller, molozlar insanlık abidesi gibi hâla duruyor orada. Yağmur bereket getirirken, insanlığın ve insanlığı yönetmeye talip olan yöneticilerin gözü önünde büyük gösterisini yapmıştı. Bizlere özel bir gösteri; doğayı sevmeyen ve doğayı her fırsatta katleden bizlere…

 Kısa sürede Kumbağ’a geldim. Deniz mutlu bir haykırış içinde; yenileniyor, tazeleniyor. Yağmur sonrası akan miller mavilik içinde sarı bölgeler oluşturmuş. Deniz, her şeyi yuttuğu, her savaşa tanıklık edip, içinde erittiği gibi insanlığın gözü önünde akan milleri de yerli yerine yerleştirecek elbet…

 Bildik tepeye, büyük kayanın yanına gittim. Öylesine uzandım boşluğun denizine, çevre tepelere ve şairinin dizelerine; gönül içliği ile sessiz bir titremeyle. Yine İtalyan Şair Giusepe Ungaretti seslendi 1929 baharından; Sessiz;

Üzümler olgun/tarla sürülmüş/Tepeler sıyrılmış bulutlardan/Yazın tozlu aynalarına/Gölgeler düşmüş/Belirsiz parmakları arasından/Işıltıları açık seçik/Ve uzak/Serçelerle uçuyor/son keder.

Şair Ungaretti bunları söylerken bende çevreme bakıyorum. Gerçekten de üzümler olgun ve tarlalar sürülmüş ve tepeler sıyrılmış bulutlardan.

 Sığırcık kuşlarının sesini o kendilerine has konuşmalarını duyunca şaşırdım. Sığırcık kuşları da göç eden kuşlardan olmasına rağmen daha göç etmemişler. Söyledikleri şarkımı, şiir mi yoksa sıradan bir sohbet miydi bilemiyorum. Ama çok içten seslenişler; belki de bu yılın bu yöreye bir ayrılık şarkısının seslenişleriydi…

 Yaz ayları sonbahara dönüşüyordu. Yağmurlarda başladı. Turizm beldesi karmaşasını bırakıp burada yaşayan insanlarına kavuşmuş ama az da olsa yazlıkçılardan kalan insanlar sığırcık kuşları gibi son günlerini geçiriyorlar.

 Tepenin esintisi çok güçlü bugün; aşağıdaki dalgalar ve tepenin rüzgârı iç içe geçmiş durumda. Beni karşılayan küçük köpek yavrusu umutla peşimden geldi. Benden önce beni sahiplendi. Etrafımda, bacaklarımın arasında dolandı durdu. Çeşitli yaramazlıklarla beni çocukluğuma getirmeye çalıştı ama nafile; ben bir derviş sessizliğinde başka seslerin peşindeydim…

 Ben, serçelerle, sığırcık kuşları ile uçacak son kederleri görmeye çalışıyordum; son kederleri… Martıları, kargaları, güvercinleri gördüm de yinede serçelerle uçacak son kederleri göremedim. Yunuslar da yoktu; o şımarık ve insana yakın hayvanlar.

 Bir yandan denizin senfonisi; bir yandan kulağımda çalan Ayşe Tütüncünün piyanosu ve bir yandan da Ungaretti’nin seslenişi; Ey Gençlik;

 Yola çıkma zamanı bitmiş sayılmaz/Yükselen gökler/Dizginlenemeyen atılım/Ve şimdiden terk edilmişim/ Kaybolmuşum sürünen kara duyguda.

 Güven Serin

8 yorum:

ege dedi ki...

Şiirsel felsefe yapmak harika okurken yaşatıyor, heyecan veriyor..
Kuş olup o anı yaşamak geçiyor içimden doğanın varlığına ettiğim dua içimden süzülüp giderken ..Neden hep sonbaharı hüzün mevsimine benzetiriz ki..Oysa ne güzeldir ağaçların yenilenmek için döktüğü harika renklerdeki yapraklar..Ne güzeldir hafif bir serinlikte üstlerine mecburen basarak ama çıkardığı seslerden keyf alarak melankolik düşler kurmak..Harikadır sonbahar..Yazar için, şair için sonbahar ilhamı..Teşekkürler Güven harika duygular yaşadım :)))

Guven dedi ki...

Merhaba Ege; hoşgeldin. Biliyormusun heyecanını hissettim:)) Teşekkür ederim.

Begonvilli Ev dedi ki...

Bu fotoğrafları görünce Tekirdağ, Kumbağ ''mutlaka görülmeli''dediğim yerlerden biri oldu.. O güzel sohbetlere katılabilir miyim bilmiyorum ama köyleri görmek isterdim.

Neden haytalık yapmadınız köpekcikle? Haylaz'ı gören ben olsaydım, epeyce oynardık birlikte. Pek de aldırış etmezdim sağa sola.

Selamlar...

Guven dedi ki...

Günaydın. Tekirdağ Kumbağ bu mevsim görünmeli; özelikle tepeleri; çam ve toprak kokan, serçelerin ve sığırcık kuşlarının şarkı söylediği diyarlar... Ama, bilinçsiz mimari ve olmayan mühendislik burayıda bulmuş...
Küçük haylaza gelince,o kadar şımarıp o kadar çok oyun oynamak istedi ki; ben oyun oynamayı unutmuşum:)) Ben ki oyun deyince akan suların durduğu yerde büyümüş, Meriçi o mil getiren muhteşem Meriçi izleyerek ılgın ağaçları altında oynamış çocuk; o gün, bir derviş gibi yalnız kalmak istiyordum:))

RUZMARINKA dedi ki...

Merhaba Guven,just the good life at sea. The smell of salt, sea breeze, fresh and fragrant orange and peach. Picture me seems pretty calm and peaceful

Guven dedi ki...

Ruzmarin Hello. Yes, the sea, where there is peace. I was happy scents from the sea.:))

Begonvilli Ev dedi ki...

Günaydın:))Bir sonraki yazınızda bizleri nerelere götüreceksiniz?

Guven dedi ki...

Günaydın; :)) Kıyı Köyü; Karadenizin havasını koklayacağız hep birlikte:))