11 Temmuz 2011 Pazartesi

İNSANIN HİKAYESİ

Kamera; Güven Akdeniz Kıyısında Sıçan Adası
Açıkları
Seong Cheol ve Su Jın ile arkadaşlığını
insanın hikayesi adına başlatan Doğa Irmak:))

Kamera; Güven Sıçan Adası ve Akdeniz
Kayalardan, sadece kayalardan oluşmuş
adanın zeytin ağaçlarını görünce; martılara,
rüzgara teşekkür ettim.


Kamera; Güven
Kaptan dümenin başında yol alırken
Akdeniz'de, kim bilir ne kaptanlar da
kendi dümenlerini insanlık denizinde
yürütüyorlar.
Bol olan milyar sayıdaki insanlık;
kıt olan insanlığa muhtaç!


Kamera; Güven Akdeniz Kıyıları
Nerede bir kayalık görsem; içimdeki keçinin
ruhu dirilip hop hop,zıp zıp; zıplayasım geliyor:))


Kamera; Güven   Phaselis Antik Şehri
Akdenizin maviliğine, lacivertine, renk ve renksizliğine
sırtını dayamış büyük uygarlık birazcık
yorgun. İnsanın ve tabiatın üzerine bindirdiği
yüklerin yorgunluğu...
Sütunlardaki yazılar, yontulardan oluşmuş
figürler taptaze; ustaların ter kokusunu ve
şarkılarını bile üzerinde taşıyor gibiydi.


Kamera; Güven Phaselis Antik Şehri
Şehrin denize (koya) açılan Hadrian kapısından
bakış.


Kamera; Güven Phaselis Antik şehri tiyatrosu
Tiyatronun en yükseğine görkemli çam ağacının
gölgesine sığındım. Yüzlerce yıl önce oynanan
tiyatroyu tekrar izlerken; günümüzün oyunlarını da
düşündüm. Hiç bitmeyen canlı-kanlı ve lanetli
oyunlar; gerçek sanata ve sanatçıya yan gözle
bakan hoyrat bedenlerin soylu oyunları...

İNSANIN HİKÂYESİ



 Aynı dünyada yaşadığımız insanlarla bazen aynı gemide veya mekânlarda bir araya geliriz. Merhaba, Selam, Aleykümselam, Hello, Bonjour,Ciao, Lorem veya; Ben Türküm, I am British, Jono İtaliano, İch bin Onutscher, Je suis Français gibi seslenişlerle ilişkilerde ilk adımları atarız.

 Ülkelere ayırmışlar bizi; iki yüz devlete. İki yüz devletin içinde binlerce millet, varlığını var etme savaşını verir; için için. Bir de insanı ararlar Âdem ile Havva’da. İnsanı, insandan öte taşımak isteyen binlerce din adamı, tapınak; insanı ararken insanlıktan çıkan savaşları sessizce izliyorlar.

 Su Jın ve Seong Cheol ile aynı gemide farklı iki ülke insanı olarak buluştuk. Güney Koreli kadın ile erkeğin dünyayı tanıma merakı ülkemize de uğramalarını sağlamış. Uzak Doğuluların uğradıkları ilk yerler; Pamukkale, Kapadokya, İstanbul ve Antalya. Onlar da öyle yapmışlar. Sanırım son duraklarında bir tekne gezisinde de birlikte olduk.

 Milyar yaşındaki dünyamızın milyar sayıdaki insanının milyarlık hikâyelerinden birini Su Jın ve Seong Cheol ile yaşadık. Otuz yaşını henüz bitirmişler. Yüzlerindeki görüntü daha yirmi yaşında olduklarını anlatıyor bana. İki gezgin insanın kendi ile barışık gülüşleri, gün boyu hiç yok olmadı.

 İki insan da, değişimin, farklılığın, dönüşümün peşindeydiler. Birkaç İngilizce kelime haricinde sözcüklerin büyüsüne sığınmadık. Hâlbuki sözcükler, cümleleri, cümleler insanı; insanlığı bütünler… Ama bazen, kural bozulur…

 Sığındığımız asıl şey, insanın başlangıç hikâyesiydi! İnsan dilleri öğrenmeden önce, yemeyi, içmeyi, uyumayı, korkmayı, kaçmayı öğrenmişti. Su Jın ve Seong ile aynı masada yemek yedik, su, kahve, bira içtik. Yemek yerken, içerken, denizde yüzerken farklı ülkelerin sıraya konmuş insanları değildik. Güneşimiz, müziğimiz, denizimiz bir…

 Teknede bulunan Arap aile, henüz çok küçük bebekleri ile insanın ilk dili ile konuşuyorlar; daha doğrusu, beden temasları ile sevgi gösterisi yapıyorlardı. Bebek, o da insanın ilk halinin dili ile emziği ağzında uyumakla meşguldü.

 Buğday tenli kadın da insanın ilk dili ile konuşuyor; yorgun bakışlarında, bıkkınlık gösterisini ne modern insan hatırına, ne de günümüz uygarlıklarının taklit sunumu adına yapıyordu. İnsanın ilk halinin yorgun, bıkkın ve pes etmiş görüntüsü vardı; yalnızlığının ortasında. Kadın, denizin ortasında, bol müzikli, bol eğlenceli bir teknede olmasına olmuştu ama belki de gün sonunun yalnızlığının, belki de kalabalıklarının matematiksel düşüncelerini önceden önceye yapıyordu.

 Tam karşımda duran genç çift ise, geminin en ilginç büyük ailesini oluşturuyorlardı. Erkek, büyüklük adına ne kadar güç varsa kendinde toplamış kadar iriydi. Büyük gövdesinin kasları spor yapan birisin kasları gibi güçlüydü. Yüzmek için denize atladığında, teknenin arkasından denize atlayanların kaldırdığı suyun üç mislini büyük gövdeli adam kaldırdı. Sanki suya bir insan değil de kocaman bir balık atlamıştı. Sonra, yanına çağırdığı kadını; onun yarısının yarısı büyüklükte; yani çıtı-pıtı kızıl saçlı bir kadındı. Çocukları daha bebekti. Ama tüm aile, gerekli güvenlik önlemleri; can simitleri, yelekleri alındıktan sonra sanki denizin içinde bir gemi kadar güvenli duran adamın yanına indiler. İki insan; kadın ve erkek, görünüşte birbirine zıt görünseler de, insanın ilk hali; ilk hikâyesi gibi, birbirini çoktan kabul eğlemişlerdi. Küçük ve iri olmalarının sıkıntısının zerresi bile yoktu yüzlerinde.

 Yan masada duran aile ise tam günümüzün muhteşemliği içindeydiler. Onlar, daha doğrusu ailenin tek kara yağız erkeği; elinden düşürmediği telefonuyla geziye başlarken de, geziyi bitirirken de aldığı aracı, sattığı aracı, aralarındaki farkları aradığı tüm tanıdıklarına bağıra, bağıra anlattı. Günümüzün, muhteşem kültür gösterisini, bir gezi keyfi ile noktalarken; ailenin kadınları ise erkeğin bol övünmeli saltolarına karşın, birer yardımcı çalışan gibi, sağlı, sollu durarak cesaret verdiler; konuşmayı, övünmeyi; iş ile geziyi saklambaç oyununa çeviren adama.

Phaselis antik şehrini gezerken de insanın hikâyesini düşündüm. Tıpkı gemide insanın hikâyesini yaşayan bir insanın tanık olduğu gerçekler gibi; uygarlıklar kurmuş, yüceltmiş, yükseltmiş; mimarisi, sanatı, savaşçılığı ve ticareti ile varken, yok olan bu insanlar nerede; bu halklara ne oldu diye, düşünerek yürüdüm Akdeniz ile birleşmiş Phaselis antik şehrinin yorgun caddelerinde…

 Hiçbir yüzyıl savaşsız geçmedi bu diyarlarda. Bu diyarlar; Akdeniz, Ege sularının hemen bittiği topraklarda insanın hikâyesini yukarılara; çok yukarılara taşıyan insanlar yaşadı. Şehir kurdular yüzlerce, binlerce yıl evvelinden. Kanalizasyonu, tiyatrosu, hamamı, tapınağı, kütüphanesi, alış-veriş dükkânları, eğlence mekânları olan şehirler. Heykel yapan, keskileri ile yazı yazan, mermere, taşa insanın ruhunu kazıyan sanatçıları, filozofları ve şairleri oldu; savaşı eksik olmayan uygarlıkların.

 Ve ben; Akdeniz’in koynuna gizlenmiş; Kemer ile Tekirova arasında çamlar ile örtülmüş bu şehirde gezerken; kayboldu sanılan insanları bulmanın sevincini yaşadım. O insanlar; içimizdeler, bizim aramızdalar. Zorunlu değişimin dönüşümünü yaptılar. Kimi din, kimi millet, kimi dağ-deniz, orman değiştirerek var oldular.

 Bugün, yaşadığınız yerde, dolaştığınız diyarlarda; eli, beyni ile üretip, beden teri döken bir insan görürseniz; biliniz ki insanın hikâyesinin başladığı ve yükseldiği uygarlıkların kayboldu sanılan insanlardan birisidir; o gördüğünüz mahcup ve sürekli işi ile meşgul olan insan!

 İnsanın hikâyesi, ne 10 bin yıl önce, ne de iki milyon yıl önce başladı. Savaşlar, hileler, düzenbazlıklar ile istenildiği kadar bölünsün, çarpılsın, toplansın; insan, kendi hikâyesini yazıp, saklayacaktır görmek isteyenler ve tabiat için…
Güven Serin














2 yorum:

Begonvilli Ev dedi ki...

Harika bir blog sayfası. Neden daha önce rastlamadım diye hayıflandım doğrusu.

Guven dedi ki...

Hoşgeldiniz; teşekkürler ediyorum...