2 Temmuz 2011 Cumartesi

GÜNEYE YOLCULUK

Kamera; Güven - Ürgüp
Ey taşa,toprağa can vermeye,anlam katmaya
çalışan insanlık; aynı zamanda, yeşili,dereyi
ırmağı,vadiyi de yok eden,varken yok sayan
sen değil misin?

Kamera; Güven
Ürgüp
Toprak insan eliyle,insan ruhu ile anlam buldu,
değerlendi,hizmet sundu...


Kamera; Güven-Ürgüp
Taş,yaşama tutunmuş, yaşam için kormuş insan
eliyle insana hayat,güvence sunmuş;
yüzlerce yıl önce; masalımsı tünellerin
tabiat ile insanı buluşturduğu; iyi ile kötünün
savaştığı diyarlar...

GÜNEYE YOLCULUK



 Yolculuk nire hemşehrim? Güneye, güneyin billur tanecikleri ile ısınmış, Akdeniz ile ıslanan kumsallarının olduğu yere. Bir gecenin içinden göklerin bilmem kaçınca katında, Toros dağlarının üzerinden süzülerek ineceğiz Antalya’ya.

 Belirli kesimler için tatilin, doğduğu yerden uzaklaşmanın hâla lüks sayıldığı güzel memleketimin insanını ömrümün geçen yarısında hiç anlamadım! Zorunluluktan gidemeyenleri anlarım elbet. Ama akıl fakirliğini onurlu fakirlikle, bütçe yaparak, zarar-ziyandan artıracağı halde birkaç günlük tatili, geziyi kendilerine lüks sayan kişileri hiçbir zaman anlayamam…

 Bu yazı, gazetemizde temmuzun yaz sıcakları ile koyun koyuna yayınlandığı zaman, eskilerin dediği gibi; bir kaza-bela olmasa, ben çoktan Antalya’nın altını üstüne getirmeye başlayacağım bile. Şimdi, “destur” diyenleri duyar gibiyim. Gez anasını satayım, bu ölümlü dünyada yanında getiren mi var, diyenleri de… Elbet gezer, tuzu kuru haytanın, diyenleri di duymadığımı sanmayın!

 Gezileri yaşama ait değişimler, öğretiler olarak görüp kültürleşmesine öncülük yapmaya çalıştım. Çocuklarıma birkaç ev bırakmaktansa hayatta olan, bitenlerden, farklı kültürlerden oluşmuş doğal mirasları hep yeğledim. Yemeden, içmeden ve ağzına kadar sıkışmış insanlara bırakılacak mirasların da nasıl yağmalandığını bilmeyen varsa beri gelsin…

 Güneye, inmeyeli 24 yıl geçmiş aradan. Koskoca 24 yıl; bir ömrün neredeyse çeyreğinden fazlası… Antalya deyince değerli Coğrafya öğretmenimiz Ahmet Başar’ı anmamak, büyük bir ayıp gelir bana. Kendini değişime adamış idealist bir öğretmen… Her zaman bakımlı, titiz ve duyarlı bir öğretici! Antalya seyahatini okulumuzdaki Gezi Kolunu kuran, destekleyen ve neredeyse onlarca, belki de yüzlerce gezi yapan Ahmet Başar’a borçluyuz. Güneye çıktığım, gençlik baş dönmelerimin yaşandığı ilk büyük gezi işte o zamanlar olmuştu.

Antalya ve çevresi tatilin her çeşidine müsait! Sadece deniz isteyene deniz, havuz isteyene havuz, cennetten yeni gelmiş hurileri merak edenlere de bolcu huri var güneyin sıcak kumlu, bol arkeolojili memleketinde.

 Ormanı, dağı, arkeolojiyi, antik kentleri, mağaraları, çağlayanları seviyorsanız; Antalya ve çevresi bulunmaz bir doğa parçası. Daha şimdiden; yazı, kaleme alınırken bile bedenimdeki değişim başlamış durumda. Ayaklarım dağ keçisi toynaklarına dönüşüyor. Kalbim, dağ aslanları gibi atmaya başladı bile. Sırt çantam, fotoğraf makinem hayatta zenginlik olarak algıladığım en değerli eşyalarımdır. Sırt çantamın içini merak edenlere duyurul; bol içecek, not alacağım kâğıtlarım ve birkaç kitap…

 Har an gündemin değiştiği, yarının diğer bir güne hiçbir zaman batılı anlamda huzur getirmediği memleketimde hâla kendi gündemimi yaratıp, yakalamanın ve insan denen canlının bir mucize olduğuna inanmış bir bedenle vücudumu, kendi irademle taşıyıp, dolaştırmanın, düşündürmenin, yazmanın, okumanın, dinlemenin, izlemenin muhteşem zamanları içinde yedi günlük tatile doğru gidiyorum dostlar.

 Yedi güne neler sığmaz ki? Yedi gün; 168 saattir. Bir insanın hayatında çok küçük bir zaman aralığı gibi görünse de inanmayın siz! Yetmiş yıl yaşayıp da yedi tane güzelliği bir araya getirmemiş, yedi tane heyecanı olmayan milyonlarca insanın yedi çocuk doğurup büyüttüğüne, yetmiş yedi sorun yaratıp, onları yaydığı çok gördüm de, yedi güne, yedi muhteşem heyecan-macera sıkıştırana az rastladım.

 Geçen yıl Ege’nin taş mekânlarının bol olduğu diyarlarda insan denen canlının insanlaşma gezintisini yaparken bu yıl güneyin sıcaklarına, binlerce yıllık tarihine akıyorum.

 Değişimin, öğrenmenin, maceraların soylu hatırına güneye iner inmez; Olimpos’a yanan taşa, yaratılan efsanelerin hiç bitmediği yere koşacağım. Düden’e, Manavgat’a gidip suların türküsünü; insanlığı var eden yaşamın sesini bir kez daha dinleyeceğim. Aspendos antik tiyatroya gidip, binlerce insanın; kadın ve erkeğin oturduğu taşlara oturup, milyonlarca insanın yaşadığı gezegenimizin sanat ve ilimden yoksun bırakılınca kaderlerinin kötülük ürettiğini bir kez daha sessizce irdeleyeceğim…

 Şimdi, bu hayta güneyin sınırsızlığı içinde baştan çıkar, tanrı ve tanrıçaların bol olduğu diyarlarda bir tanrıçanın kurbanı olur sanmayasınız! Özgürlüğe inanan bendeniz, özgürlüğün sınırsız olmadığını, kuralsız da büyümediğine de inanan birisiyim. Yularını koparmış deli danalar gibi özgürlük adı altında çılgınlıkları; sadece yemeleri, içmeleri, sevişmeleri de yaşam saymayan bendeniz; tanrıçalara da, güzel kadınlara da, sanatı seven, estetiğe, güzelliğe inanmış bir insan gözü ile izleyip, alkışlayacağım…

 Güney yolculuğumuz bu yıl ilk kez ekibimizden bir kişinin gelmeyişi ile üçe indi. Büyük kızım Özgün, hayatında ilk kez bütünleme ile tanıştı. Şimdi biz güneyin efsanelerine uçarken, o evde ders çalışacak. Ekibimizin değerli üyeleri, küçük kızım Doğa Irmak ve Fatma Hanım, güneye ilk kez ineceklerinin büyük heyecanı ile hazırlar.

 Şimdi, dostlarım; dağ başını duman almış, marşı eşliğinde güneye uçuyorum. Ülke gündemi her an değişirken, kazaların da her an kurbanlar aldığı ülkemizde, ben ruhumun, yakalayacağı yeni keşifleri bedenim ile onurlandırmaya gidiyorum.

 Bir hafta sonra, yepyeni gündemlerle, yedi güne sığacak yetmiş yedi güzelliklerle buluşmak, görüşmek üzere…
Güven Serin

2 yorum:

bilge dedi ki...

gezip görmelerin inşallah gönlünce olur selamlar güneye de bizden....

Guven dedi ki...

Merhaba Bilge.Güneyin sıcak diyarından selamlar size...