27 Mayıs 2011 Cuma

CAMDAKİ BEN

Ankara Ekspres    
Gece bira,gündüz kahve ve zaman akıyor,siz
onu izlerken...

Kamera; Güven  Moda-İstanbul
Selçuk Bey'in Müzesi(evi)


Kamera; Güven  
 Selçuk Bey'in Kütüphanesi
Kimbilir kaç milyon bilgi,öğretiye,öğreti insana,
insanlığıa seslendi, sesleniyordur buradan...

Kamera; Güven    ÇELİŞKİ
Sanatçı;Selçuk Bey


Kamera; Güven Evvel Zaman İçinde
Sanatçı; Selçuk Bey
Selçuk Bey'in kırk yıllık çocukluk anısı; bu esere
süzülmüş...


Kamera; Güven
Her yan sanat kokuyor... Nesneler, insana
korku vermekten öte,bilgi, esin, huzur vermek
adına yer bulmuştu bu mekanda...



Kamera; Güven  Moda
Selçuk Bey'in askerlik zamanı; el işi yelkenlisi.




Kamera; Güven   Selçuk Bey ve Filiz Hanım

Paylaşımlar, öğretiler, anılar...
İnsanı insan yapan güzel duygular,eylemler...


CAMDAKİ BEN



 Batıdan doğuya doğru yol alıyordu tren. İstanbul Haydarpaşa’dan, Ankara’ya; başkente doğru… Ankara Ekspres o bildik sesleri çıkarıyor; demir ile çeliğin muhteşem sevişmesinin seslerini… Sanırdınız ki ahşap ile taşın o bildik gösterimi yapılıyordu. Sanki insandan çok öncelerinin türküsü söyleniyordu insan taşıyan, ruh ve beden dolu tren.

 İnsan ne garip bir canlı! Yıllarca uyuduğu ininden çıkmaya görsün; sanırdınız ki Alman filozof F.Nietzche’nin Zerdüşt’ü uyuduğu mağaradan çıkmış insanlığa, aşağılara ovalara doğru iniyor.

 Gecenin karanlığa akan zamanında, kasabalara, şehirlere akan trenimiz de ilerliyordu; zamanı delip geçen bir gayretle. Küçük vagondaki her şey: Dolap, raf, yatak, lavabo, ayna ve dışarıdan gelen ses; dokuz saatliğine bana aitler. Sanırım bana aitlik içinde yaslanan her şey de bir başka değişim; yazının sihirli gücü ile diğer insanlar; okuyuculara ait oluyor… Sizin anlayacağınız; Edip ustanın Yer Çekimli Karanfili gibi; “ Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte/Sende bir başkasına veriyorsun daha güzel/ O başkası yok mu bir yanındakine veriyor/ Derken karanfil elden ele.”

 Küçük vagonun zaman içinde akıp giden treninde ben de insanlaşmaya doğru akıyordum. Vagonun camı kocaman! Gecenin içinde ilerlerken tren, ışıkların aydınlatması ile beton ormanı olan yerleşim yerlerinin izliyorum. Buralara mimarlar, mühendisler uğramamışlar… Bir sanatçı el ile dokunmaya korkar bu diyarın beton ormanlarına benzeyen mekânlarına. Tren ilerledikçe bazen de yerleşim yerleri ve ışıkları yok oluyor. İşte o zaman trenin büyük camı, dev bir aynaya dönüşüyor. Ve o aynada benim içindeki ben görünüyor. Diğer insanlar gibi gözleri, burnu, ağzı, kaşları, yanakları, dudakları olan donuk bir ben… Sanki birisi ruhumuzu şırınga ile çekmiş, lanetli bir tanrıça tarafından kendine besin yapılmış bedenlerin yansıması gibiydi aynadaki yüzüm.

 Trenin aynaya dönüşmüş camı, ara sıra dışarıdan süzülen ışıklar olmasa, korku ile sorgulayacağım yabancı ile baş başa bırakacak beni. Yabancıyı inceleyip irdeledikçe belki de ruhlarımızın uyuşuk ve miskin bedenlerimizden sıyrılmaya çalıştığı bir anı yakaladığımı düşündüm. O an, geceyi delip geçen çeliğin ve demirin çıkardığı sesle birleştiği, ovaların, tepelerin, dağların bize doğru aktığı bir andı. Ruhumuz ile bedenimizin çelişkiye düşürüldüğü, birbirini belki de anlamaya çalıştığı zamandı.

 Tuhaf bakışlı irdelemelerin ardındaki bakışım; benim içindeki beni sakinleştirip zamanın birkaç saat öncesine gittim. Tren, zamansızlığa akarken, ben de zamansızlığa doğru akıp, birkaç saat önce bir sanatçının evindeki sanat diyarında yaşadıklarımı bir bir, tekrar, tekrar yaşadım. Selçuk Öğretmenin Moda’daki evine daveti aldığımda heyecanlanmıştım. Sanki olacakları öncede biliyor gibiydim. Sanatın erdemli duruşu, kokusu, renkleri ve kadınsı kokusu çarpar insanı.

 Selçuk Öğretmenin Modadaki evinde, sanat ve insan adına her şey vardı. Sanki eksiklik, hoyratlık, bencillik hiç uğramamıştı bu eve. Selçuk Öğretmen ne kadar yakışmışsa, eşi Filiz Hanım da o kadar yakışmıştı sanatın bolluk içinde yüzdüğü eve. Ahşap kütüphane ağzına kadar kitap doluydu. Taptaze bilgilerin yaşlanmış, sararmış kitapları da vardı, beyaz hamurun yenilik kokan kitapları da; yan yana, koyun koyuna insan eliyle insanlığa adanmayı bekliyorlardı.

 Bu ev, sanatçı evi olmasına sanatçı eviydi ama aynı zamanda bir müzeye dönüşmüş gibiydi. Selçuk Öğretmenin ahşap sevgisi, resim sevgisi ve el marifetleri olduğu gibi sergileniyordu; özgürce…

 Yere uzanmış gazete okuyan ve o muhteşem bedeni ile erotizmi davet eden kadının çelişkili gösterimi de vardı, evvel zaman içinden doğan sanatçının çocukluğunu anlatan çalışması da… Askerlikten, yakaladığı boş vakti değerlendiren genç adamın oymacılık sanatının yelkenli gemisi de oradaydı, yaşlı bir kadının tüm makyajlara meydan okuyan acılı bakışlarının portresi de oradaydı… Daha başka neler yoktu ki…

 Selçuk Öğretmenin Modadaki evine yürüyerek gelmiş, merdivenleri yürüyerek çıkmıştım; ama evinin içinde yüzüyordum adeta…

 Ankara Ekspres yol alıyordu batıdan doğuya doğru.Sadece Ankara Ekspres mi? Hayır; bazı idarecilerin, yarı aydınların, hilebazların, sultanların aldıkları yollar gibi! Arınmamış ruh, öğretilerle, vicdan ile desteklenmemiş bir beden; ne kadar bol parfüm sıksa, ne kadar gösterişli elbiseler giyip, takılar da taksa; o bedenin kirleri, kokusu gözlerindeki nefret, ağzındaki salyalarla birlikte çıkar ortaya…

 Vagonun camına tekrar bakıyorum; yine ben… Ben içinde ben, ruhunu besleyecek, çok fazla asit yağmurlarına rağmen derman aramaya gidenler gibi çelik rayların üzerinde ilerleyen demir trenin sımsıcak vagonunda süzülür gibi akıyorum…
Güven Serin





                        

4 yorum:

bilge dedi ki...

Trende oturduğunuz o masa hiç yabancı gelmedi bana ben ömrümde 3 kez tren yolculuğu yaptım çok hoşlandım dediğiniz gibi ışıklar yansıyınca yaşanmışlıkları görüyor seviniyorsunuz daha sonrada o kocaman aynada kendinizi seyrediyor ve gecenin karanlığında içinizle hesaplaşıyorsunuz ..hele o beton ormanlarını görünce dayanamıyor insan belkide tarihi mekanlara düşkünlüğüm bir mimar olarak kendimi o beton ormanlarından uzak tutmaktır kimbilir...Selçuk öğretmenin kitaplığını çok beğendim..zaten kağıt kokusunu ve o ahşap kokusunu hiç bir şeye değişmem..

Guven dedi ki...

Merhaba Bilge.Kocaman aynadaki hesaplaşma iyi oluyor aslında:)) Alacak-borç olayını insan üstüne taşımayan, insanı yok saymayanlar için bir şey yok da, insanı yok ederek, doğayı katlederek; alacak-verecek hesabı tutanlar;sanırım o kocaman aynadaki kendinde korkarlar:))

Mehpare ÖĞÜT dedi ki...

Merhabalar Güven bey... Yanlış hatırlamıyorsam ben de hayatım boyunca topu topu 4 ya da kez tren yolculuğu yapmışımdır. Her nedense trenle yolculuk yapmak benim için aya seyahat yapmak kadar ilgi çekici gelirdi küçüklüğümde. Çünkü otobüsle seyir halindeyken çok uzaktan gördüğünüz yerleri trenle daha yakından görmenin ve içinden geçmenin bir köyün ya da bir derenin yanından, insana ayrı bir haz veren durum. Hala da çok severim tren yolculuğunu her ne kadardır yıllardır binmiyorsamda. Tren seyahatinde bir de o istasyonlar yok mu. Benim için ayrı bir dünyadır adeta. Sizin bu yolculuğunuzdan sonra kimbilir bir tren yolcuğuda ben yaparım, ne yalan söyleyeyim özendim size..Teşekkürler ediyorum kendi adıma bu güzel paylaşımınız için...

Guven dedi ki...

Merhaba Mehpare Hanım; günaydınlar size. Taş istasyonlar, hani bir de yaşlı çınar ağaçları vardır yanlarında; bende seviyorum, bir çok seven, gönül bırakanlar gibi...

Sanırım ilk fırsatta az şişkin bir bavulla ilk trene atlayıp raylar ile çeliğin dansına sizde katılacaksınız:)) Çok iyi olur...