28 Aralık 2010 Salı

IŞIĞIN OLDUĞU YERDE

Kamera; Güven  Tekirdağ ve Adalar
Işığın olduğu yerdeyim; ışığın olduğu yerde

Kamera; Güven Pera Müzesi   İstanbul
Tam bir sanat şöleni; Meksika ve Rus sanatının
muhteşem örnekleri...2011 Mart ayına kadar
gezebilirsiniz.

Kamera; Güven  Pera Müzesi-Öksüzler
Nikolay Kasaktkin

Kamera; Güven Pera Müzesi  Yeni Arkadaş
Karl Lemoh
19.Yüzyılın yaşandığı zamanlarda yoksulluk da, acılarda
yaşanıoyordu. Yoksulluğu,acıları doğru okuyan Rus
sanatçılar da muhteşem eserlerini bir ilahi teselli
olarak verdiler.

Kamera; Güven Pera Müzesi İstanbul
Noel Falı-Nikolay Pimenenko
Geleceğe tutunmak, geleceği bilme isteği insanı
ne kadar çok heyecanlandırıp, içsel telaşı o anın
müthiş huzuruna çeviriyor. Ya o andan sonra? ...

Kamera; Güven Pera Müzesi-İşte Enginlik !
İlya Repin
Sanatçı sanatını özgürlük için, uyuşmuş bedenleri
uyandırmak için yapmış. Kim bilir ne büyük
ümitleri vardı ümitsizliğin kol gezdiği sefil diyarında...

Kamera; Güven Pera Müzesi
Evreni kucaklayan aşk,toprak(Meksika)
Frida Kahlo

Kamera; Güven Pera Müzesi-Çıplak
Diego Rivera Meksika klasik sanatı

IŞIĞIN OLDUĞU YERDE


 Eskiler, yaşlı atalarımız; “güneş doğmadan uyanacak, işe koyulacaksın” derlerdi. Alacakaranlığın şafak söktüğü anı göreceksin. Yüzün doğuya, aklın her yöne dönük olacak. Doğudan korkmadığın gibi, batının sarhoşluğuna da kapılmayacaksın…

 Bir sabah, tam da alacakaranlığın şafağa yaklaştığı anda doğuya doğru yürümeye başladım. İşe giden tek tük insanların siluetleri dolaşıyordu etrafta. Bir de benim gibi birkaç sabaha yürüyüşçüsü sessizce ilerliyorlardı kordon boyunda. Tan vakti son buluyor, şafak vakti başlıyordu. Doğu yönüm, ışığın başladığı evrene açılıyordu. Büyük sanatçı tuvalini açmak üzereydi…

 Ne muhteşem bir tablo! Devasa tuvalin başı, ucu yok gibiydi. Sağınızın, solunuzun, önünüzün ufuk çizgisinde bittiğini görseniz de, bu tuvalin çok daha büyük olduğunu biliyorum. Doğuya olan yürüyüşüm, saniyede birkaç adımdan ibaretken, dünyanın bir saniyede, bir saate aldığı hızı da düşündüm. Ne muhteşem bir hız… Kendi hızımız dünya içinde tam anlamıyla yer bulamamış, insanlığın erdemine demir atamamışken, dünyanın erişilmez hızının korkutucu heyecanını hissettim.

 Dünyamızın erişilmez döngüsü saatte 100 bin kilo metreyi geçerken, dünyamızın içinde bulunduğu galaksinin daha korkunç bir hızla yol aldığını bilmek de daha büyük bir korkunçluğun gösterisini yapıyordu. Beynim, uçsuz bucaksız evrenin aşkı ile dans ederken, gözlerim; “dur ve bu muhteşem manzaraya bak” diyordu.

 Doğu yönünde şafak söküyordu. Işığın olduğu yerde, ışıksızlık kovalanıp, renklerin muhteşem aşkı kendi resmini boyuyordu. Gök, tuval olmuş, ışık da sanatçı rolüne bürünmüştü. Tuvalin arka planındaki sonsuzu da bilmek; muhteşemliğe daha ayrı bir gizem kattı.

 Mavinin ve diğer renklerin tonları iç içe geçmişti. Hangi renk daha üstün, hangi renk diğerinin efendisi belli değil. İnsanoğlunun efendiliği, efendisi öyle karışmış ki, efendi görünenler; kul-köle, efendinin kölesi olanlarsa; efendi kral olmuş. Aynı renklerin iç içe geçmişliği gibi efendilik de iç içe geçmiş. Demokrasi adı altında büyük tuval boyanmaya başlamış, tuvali oluşturan renkler, adı sanatçı sanılan yöneticilerin elinde kurban törenlerini kıskandıracak bir şekilde kurban olurlar…

 Mavinin, laciverdin, kırmızının, pembenin, sarının, siyahın raksı muhteşemdi. İşin garibi bu muhteşemlik dünyanın her sabahı şafak sökerken yaşanıyor. Sanatçı da, tuval de aynı olsa da manzara hep farklı… Işığın olduğu yerde karanlık son bulup gösteri başlıyor. Önce büyük siyah dağlar, laciverde, kızıla dönüşüyor. Sonsuza akan bir deniz ve denizin içinde cümbüş yapan renkli nesneler. Bir orman, bir çiçek, devasa bir dağ, sonsuza akan ırmak; ışığın olduğu yerde her an değişen manzaralarda görünürler.

 Şafak sökerken ışığın olduğu yerde gezinmenin karşılığını bir ödül gibi alırsınız. Işık, hiçbir gücün, kötülüğün, cambazlığın etkisinde kalmadan her sabah değişik oyunlarla, gösterilerle doğar. Doğmak, resim yapmak, oyun oynamak ışığın en önemli görevidir. Işığa inanmışlar, bu oyun ile görüntüler ile yazarlar şiirlerini, hikâyelerini. Işığa inanmışlar; dinlerden de önce iyi olmanın üretkenliğini öğrenmişlerdi. İyi olmak için iyi değillerdi. Ödül almak için iyi değillerdi. İyiliğin ışığını bedenlerine süzdükleri, kendi heyecanlarını iyilikle büyüttükleri için iyidirler…

 Işığın olduğu yerde tan ağrır, şafak söker. Bülbül öter, deniz; sahili yalar, tekneler alaca karanlığı sesleriyle delerler.

 Işığın olduğu yerde devriâlem yeniden serpilmeye, yeniden devrilmeye başlar. Işığın olduğu yerde karanlığa seslenir bilgeler; karanlığın tüm baskısına rağmen; ses olurlar, ışık olurlar.

 Yüzyıllar ötesinden bugüne haykıran Şems derki; Ne yapsak, ey Müslümanlar? Ben kendimi tanımaz oldum. Ne Hıristiyan’ım, ne Yahudi, ne kâfir, ne Müslüman. Ne doğudanım, ne de batıdan, ne yeryüzünden, ne denizden. Ne tabiatın ürünlerinden, ne tavaf eden, ne ateşten!

Ne Âdem’den, ne Havva’dan, ne Aden’den, ne Rizvan’dan. Benim yerim yersiz, izim izsiz. Ne bedendir, ne ruhtur, sevgilinin ruhuna aidim ben. İkilikten uzaklaştım iki dünyanın bir olduğunu gördüm ben.

 Şems, ışığın olduğu yerden ışıklar saçmış, yüzyıllar öncesinin buğulu, gizemli karanlıklarına rağmen. Asıl olan korkulacak karanlığın kendisi değildir. Karanlığın içindeki karaltılardır korkunç olan.

 Karanlığın kendisi değildir insanı oyalayan. Tam aksine karanlık, ışığın renkleri kadar faydalıdır tüm canlılara. Tedbirli olunacak karanlık değil, karanlığı içindeki karaltılardır. Çünkü bu karaltılar ışığı var olduklarından bu yana hiç sevmediler…
Güven


















2 yorum:

ege dedi ki...

Edebiyatı sevmek, sanatı sevmek,
insanları sevmek, felsefeyi sevmek ve doğayı sevmek.
Kutlarım Güven..Yürüyerek yaradanın
var ettiğ bedeni ve aklı daha sağlıklı şekilde işler hale getirmek..Sen türüne örnek timsalisin..

Guven dedi ki...

Merhaba Ege. Teşekkürümü borç bilirem. Saygılarımla.