18 Eylül 2010 Cumartesi

YABANCILAŞIYORUZ

Kamera; Güven  -  Tekirdağ

Kendine, kendi kültürüne yabancılaşmamış ve
o kültüre adanmış bir ömrün harika santçısı;
Edip Akbayram
Ey,değerli, onurlu, erdemli güzel adam;
bu beden ve ruh, önünde eğilir senin...

YABANCILAŞIYORUZ



Yabancılaşmak kötü bir şey mi, iyi bir şey midir? Her akıl sahibi erişkin ilmi çalışmaları, felsefi öğretiler ile birleştirdiğinde insanlığın bir tek çıkışı olduğunu görür ve anlar. İsterseniz insanlığı Âdem ile Havva’da birleştirin! İsteseniz insanlığı denizlerden türemiş varsayın! İnsanlık gerilere gidildikçe herkesin birbirine akraba olduğu ilk zamana yani “zamanın başlangıç”ına ulaşırsınız…

Asıl sorun insanlık uygarlığı, gelişmeleri kovaladıkça kendi kendine yabancılaşıyor. Mahallemizin yaşayanlarının isimlerinden, sokağımızdan geçtik, apartmanımızın yaşayanlarını tanımıyoruz artık! Çok yakın gelecekte aile içindeki isimlerimizi bile bilmeyecek duruma geliyoruz. Artık herkesin ayrı telefonları, odaları, televizyonları, bilgisayarları, arabaları vardır. Ve her insanın kendi iradesi olduğuna göre, kendi yürüyüşünü yapacaktır. Nereye kadar? Elbette özgürlüğün sınırsızlığının sadece yabancılaşma ile yakalanamayacağının anlaşılmasına kadar!

Şimdi ben, daha tam manası ile birbirine yabancılaşmamış birçok insanın birbirini tanıdığı şehrimde kendi yaşamımın yabancılaşmamış keyfini çıkarıyorum. Sokağa, caddeye çıkınca hâla birkaç insana selam verip alabiliyorum. Bu da bu yabancılaşma çılgınlığı içinde kötünün iyisidir diye düşünürüm!

Güzel ülkemin göçmen ruhlu insanlarının vatan bellediği diyarlarda yabancı hayranlığı, düşkünlüğü çok eskilere gider. Yemeklerimiz, şarkılarımız, türkülerimiz, gelenek ve göreneklerimiz ayırt edilemez yoğunlukta birbirine karışmış, artık yabancı mı, bize mi ait diye sorgulamayı bıraktığımız bir sürü alışkanlık, söylem, isimlendirme vardır…

Büyük şehirlerimizdeki yabancı dükkân isimleri, gençlerimizin ağzındaki yabancı kelimeler en azından kendi kendilerine oldukları kadar yabancıdır bize. Bir milleti millet yapan en önemli nedenlerden birisi de dilidir! Dil, kaybolmaya, aşınmaya başladıkça daha yabancılaşma, konuşulanı anlamama, anlatamama ve değerlerimizi nesilden nesle taşıyamama başlar.

Bu yabancı hayranlığı, yabancı istilası yanında sevgili Hüsmen Amcamın da yangına körükle gitmesi iyice canımı sıktı. Hüsmen Amcam, her ne kadar midesine düşkün birisi olsa da bazen okuduğu bir kitaptan mı, yoksa izlediği bir programdan mı etkileniyor; birden kültür elçisine dönüşüyor! Yok, artık benliğimizi kaybediyormuşuz, yok bu milletin değerleri bir bir yok oluyormuş da, Milli Eğitim Bakanlığımızın umurunda bile değilmiş…

Yine özlemiş olduğum için Hüsmen Amcayı dolaşmaya gittim. Nereden de gittim? Başımın etini yedi yahu? Durum çok ciddiymiş! Şimdi önlem almaya başlasak, yeni doğmuş tüm çocuklarımıza kendi kültürümüzü, eğitimimizi vermeye başlasak bunun semeresini 25–30 yıl sonra alacakmışız. Ama ne hazindir ki sabreden ve geleceğe planlı yatırımı bir türlü sevemeyen bizler, günlük çıkarlar, politikalar, bencillikler peşindeymişiz! …

Olacak şey mi bunlar? Hüsmen Amca, dediğimde “oluyor bal gibi oluyor.” dedi.
Daha geçenlerde bir gazetemizin soylu yazarının bugünkü durumumuzun çok iyi olduğundan dem vurmasını okumuştum. Hatta hızını alamamış yazarımız Koskoca 1923–1950 dönemi ile 1950–1960 dönemini karşılaştırmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki okul sayısını, yol mesafelerini, baraj sayılarını bir bir karşılaştırmış. Yani, 1950–1960 dönemini açık ara önde “şampiyon” ilan etmiştir.

Büyük partimizin büyük başbakanı da sık sık tekrarlamıyor mu “bizler Cumhuriyet tarihinden bugüne kadar yapılan yatırımlardan daha büyük yatırımlar yaptık.” Sonuçta bizi yönetenler iyi işler yapıyorlar. Yatırımlar büyümüş, kişi başına milli gelir artmış! Bütün bunları Hüsmen Amcama söylediğimde; “ sen bunları benim külahıma anlat” demez mi?

O midesine düşkün, o pisboğaz Hüsmen Amca beni karşısına oturtup bir uzman edası ile konuşmaya başladı. Bak, bu banka, Fransızların, diğeri Yunanlıların, diğeri İtalyanların… Bak, bu kuruluş Arapların, diğeri Amerikalıların, diğeri İsraillerin…

Bu adam, sürekli midesini düşünen Hüsmen Amcam bütün bu bilgileri nereden öğrenmiş? Peki, Hüsmen Amca, bütün bunların yabancıların eline geçmesi, ülkemize yabancı sermaye gelmesi çok kötü mü? Dedim? Hüsmen Amcam, o midesini düşünen dev adam, bir çocuk gibi gülümsedi. Gülümseyişi acı bir çığlığın dünyayı terk eden bedeni gibiydi…

Beni şaşırtan Hüsmen Amcayı dinlerken bir taraftan da yıllar önce Mersin’e giden Atatürk’ün yaşadığı bir olayı düşünmeden edemedim!

Atatürk Mersin’e yaptığı seyahatlerinin birinde, şehirde gördüğü görkemli binaları işaret ederek sormuş;

—Bu köşk kimin?
—Kirikor’un…
—Ya şu koca bina?
—Yorgo’nun…
—Ya şu?
—Salamon’un

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş; Onlar binalarını yaparken ya siz nerede idiniz? Toplanan kalabalıktan aksakallı bir köylünün sesi duyulur; Biz mi nerde idik?

— Biz Yemen’de, Tuna boylarında, Balkanlar’da, Arnavutluk dağlarında, Kafkaslarda, Çanakkale’de, Sakarya’da, bunların akrabalarıyla savaşıyorduk paşam! …

Atatürk, bu hatırasını anlatırken, hayatımda cevap veremediğim yegâne insan bu aksakallı ihtiyar olmuştur, der!

Peki, şimdi yabancılaşır, allı-pullu sermayeler gelirken, bizim sanayicimiz, işletmecimiz, insanımız nerede? Şimdi moda; kendi vatanında Türk olmak değil, yabancı olmaktan geçiyor… Ne hazin bir tarihi tanıklığın içindedir bedenim…
Güven





























5 yorum:

Hamiyet dedi ki...

Yabancılaşıyoruz, yabancılaştırılıyoruz. Pis bir oyun bu sevgili Güven. Öncelikle dilimiz gidiyor haberimiz yok. Dükkan isimlerinden, konuşmalara varana dek her şey değişiyor. Dünyayı dize getiren Türk insanı, bu oynu göremeyecek kadar kör olmamalı. Okullarımızda her geçen gün yabancı dil ağırlığı artıyor, hele bazı okullarımız tamamen ingilizce ve biz bunu harika bir şey sanıyoruz lakin işin aslı öyle değil. Elbette insan yabancı dilide öğrenmeli ama dil öğreneyim derken kendini kaybetmemeli.

Şu an okuduğum kitapta tam bu konu ile ilgili Oktay Sinanoğlu'nun Bye Bye Türkçe'si muhteşem bir eser şimdi gidip kitabı getirdim ve sana çok dikkatimi çeken bir bölümü yazmak istiyorum.

Oktay Sinanoğlu bir örnek vererek diyor ki: " İngiltere'nin batısındaki Erin Adasına sığınıp yaşamını kimlikleri içinde sürdürebilen son Keltler İrlandalılar olmuştu. Roma bittikten sonra Erin Keltleri 500 yıllardan itibaren 1000 yıl kadar büyük bir medeniyet kurdular. İrlanda'nın batısındaki Atlas ummanı ile devamlı çarpışan sarp kayalıklar üzerinde kurdukları manastırlarda Erin keşişleri yazdılar, çizdiler, eski elyazması kitapları yenileyerek roma öncesi bilgileride yaşattılar. Bu ara Roma sonrası Avrupa tam bir karanlığa, ortaçağın vebalı, kara cadılı hurafelerine bürünmüştü. Erin keşişleri Latince bildikleri gibi, toplumda büyük itibarla önemli bir yer tutan Erin şairleriyle birlikte anadilleri Gaelik’i (Keltçe) geliştiriyorlardı. Toplumdaki eğitimden, çeşitli okullardan şair sınıfı sorumluydu. Tüm okullarındaki eğitim dili Gaelik idi. Keşişiler zaman zaman kıtala Avrupasına geçiyor, oradaki manastırlara biraz medeniyet aktarmaya çalışıyorlardı.
15. yüzyıldan itibaren İngilizler defalarca Erin’e tecavüz ettiler. Sonunda İrlanda’yı kendi eyaletleri yaptılar. İlk işlerinden biri şair sınıfını toplayıp katletmek oldu. Daha sonra bütün coğrafi isimleri Gaelik dilinden İngilizce’ye çevirdiler. Bütün bu uğraşlarına rağmen İngilizler, 1890’a gelindiğinde İrlandalıları bir türlü kendi kimliklerinden, kültürlerinden, bağımsızlık özlerinden vazgeçirememişlerdi; isyanlar gırla gidiyordu. Onun üzerine İngilizler Romalılar gibi düşündüler. Bunların Gaelik dillerini unutturalım, o zaman iş biter dediler. Derhal bir “Milli(!) Eğitim Kurulu” oluşturdular. Kurulda İngiliz sömürge –eyalet yöneticileri, bir de onların İrlandalı yardakçıları vardı.Kurul bir karar aldı:Yarından tezi yok ilk,orta,lise,evrenkent (üniversite) , tüm okullarda(ki hepsinde dersler Gaelik dilinde olmakta idi) eğitim dili bundan böyle İngilizce olacaktır dediler,öyle de oldu. Bir nesil sonra, o zamana dek İrlanda halkının %90’dan fazlası Gaelik konuşurken,Gaelik bilenlerin sayısı %30’a düştü. Bu 30 da dağdaki çobanlar, kentteki hamallar. Fakat iş bitmeyecekti. Ciğeri yananlar, dillerine, şiirlerine, töresine, aşık olmuşlar, haysiyetli kişiler tükenmemişti. İşte öyle bir takım eğitimciler, doktorlar, yazar çizerler bir araya geldiler, Gaelik’i yeniden öğretmek için dershaneler açtılar. Millet yorgun argın işinden çıkıp bu kurslara gidip dilini öğrenmeye başladı. Bu etkinliklerin oluşturulduğu bilinçlenme ile bugün bile bitmemiş çatışmalardan sonra bağımsız İrlanda Cumhuriyeti kuruldu. Yeni devletin resmi dili Gaelik oldu.” İşte böyle… Beni o kadar etkiledi ki bu bölüm sana da kitaptan birebir yazmak istedim.
Dilimiz kaybolursa biz kayboluruz ne zaman bunun farkına varacağız bilmiyorum.
Harika bir konu seçmişsin. Gönülden teşekkür ediyorum.
Mutlu hafta sonları Güven.

Guven dedi ki...

Hamiyet,belli ki senin de bu konuda yüreğin yanar... Belli ki buraya bıraktığın cümleler sel olup akmak ister... Teşekkürü gönülen yapıyorum sana. Ve nette dolaşan bir hikaye vardı; deniz yıldızlarının karaya vurmuş,ölüme sürüklenen hikayesi.Bir gün bir adam kıyıya vurmuş milyonlarca deniz yıldızlarından bir kaç tanesini denize,kurtulsun diye atıyormuş. Onu gören bir mankurt; " miylonlarca deniz yıldızı var, ne olacak" demiş. Ve adam bir tek deniz yıldızını alıp, mankurt'a göstermiş; "bak, bu deniz yıldızı için çok şey oldu." deyip onu denize; yaşama geri yollamış... Sanırım, hepimiz çevremizi harekete geçirip, güzel ülkemin renkli kültürlerine de nazikçe selam vererek, öz kültürümüzü, özümüzü kucaklamalıyız... En büyük utanç, geçmişini inkar etmek! Geçmişini bugüne taşırken, yabancıların kültürleri ile övünerek yer değiştirmek...

Elbette değişim vardır! Etkileşim vardır! Ama dilini,folklorunu da yaşatarak...

Selam olsun öz kültürünü inkar etmeyen soylu-erdemli insanların mütavazı kulübelerine.... Ben şatolardan, villalardan bu yüzden hep korktum...

mete dedi ki...

Selam sayın ağabim,
Bizler bu ülkenin evlatları epey zamandan beri hep,
- Kendi mutsuzluğumuzu bakalarının mutluluğuna,
- Kendi fakirliğimizi başkalarının aç gözlülüğüne,
- Kendimizden uzaklaşımızı başkalarının sömürgeciliğine bağlayıp dururuz.
İyi düşündüğümüzde bizler kendimizi değiştirirsek bunların hepsini aşarız.

Mesela kendimizle barışık yaşarsak kimse bizi mutsuz edemez. Çalışkan olursak kimse bizim öz sermayemizi alıp götüremez.
Sivas' a gittim bir sebebten dolayı. Bana bir hikaye anlattılar. Büyük alışveriş merkezleri ile yerli üreticiler birbirlerine savaş açmışlar. Yerli üreticiler birlik beraberlik içerisinde ana üreticiden alıp dev şirketlerin satış fiyatlarından daha ucuza satmaya başlamışlar ürünleri. Sonunda devler kaybetmiş.
Çok yüksek maliyetlere diktikleri o muazzam binaları satmaya başlamışlar.
Güzel bir hikaye. Herkese sorayım. Bizim ilimizde kaç tane profesör var? Kaç tane çince, japonca, ispanyolca, rusça bilen insan var? Tekirdağ yakın gelecekte bir liman kenti olacak. Ticaret merkezi olacak. Bu çok güzel bir şey.
Ama bizler çalışmazsak bizlere düşen rol hamallık olacak kendi denizimizde limanımızda topraklarımızda!

mete dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
Guven dedi ki...

Değerli dost,ülke için,ulus için atan kalbini ayakta alkışlıyorum...

Ama bu duygusal millete,uygarlığı öyle bir güzel yutturdular ki, bu güzel millet öldü de öldüğünü gurur yaptığı için söyleyemez... Harika bir bencillik,kendini kurtarılmışlık kültürü sattılar bize. Ve biz,göçmen ruhlu temiz insanlar; kocaman arabalar,kocaman eşyalar,kolay para kazanma hayalleri ile bataklığa saplandık.
Tarihi gösteriyor ki, bataklığa düşene, ne İngiltere, ne Amerika Birleşik Devletleri, ne de Fransa el uzatmıştır bugüne kadar. Kim uzatmıştır? Anlarımız,kadınlarımız,Atatürkümüz,Kazım Karabekirlerimiz, İsmet İnönülerimiz..., vatan sevgisini korkunç bir inanç ile birleştirmiş askerlerimiz...

Ağzımdan düşmeyen bir lafı yine tekrar ediyorum; artık talvanın yanına satranç kültürünü de koyma zamanı geldi... Felsefeye,tarihe,siyasete daha yakından bakıp ilgilenme zamanı geldi de geçiyor bile...