8 Eylül 2010 Çarşamba

İSİMSİZ KAHRAMANLAR

Kamera; Güven   Gelibolu-Çanakkale
Şehitler Abidesi
Kamera; Güven  Gelibolu
Şafak Töreni
Dünyanın bir ucundan gelmiş Anzak Askerlerinin
Torunları... Dedelerinin öldükleri,
kaybedilen bir savaşın bile onurlu
türküler ile anılacağının en önemli
yeridir Gelibolu...
Şafak az önce söktü. Uyuyan,uyuduğunu
sandığımız binlerce beden, bir tek şey
için ayaktaydılar; dedelerinin ruhlarını,
isimlerini yabancı bir toprakta
kandırılmış bile olsalar, söz vermiş
ve ölmüş olmanın kahramanlığı
adına anıyorlar...

Kamera; Güven   Gelibolu
En duygulu an, Şafak Töreninden bir kaç dakika
önce Atatürk'ün Anzak analarına yazdığı
mektup okunurken oldu.
"Uzak diyarlardan evlatlarını askere
yollayan analar!Gözyaşlarınızı dindiriniz.
Evlatlarınız bizim bağrımızdadır.
Huzur içindeler ve rahat uyuyacaklardır.
Onlar bu topraklarda canlarını verdikten
sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."
Sanki tek bir insan,tek bir canlı yok!
Bu söz,dil,din,ırk ve ideoloji
anlayışını farkını yerle bir ediyor...
Duygular,göğe,insanın insanlığı
beklediği yerlere doğru uzanıyor...

Kamera, Güven   Gelibolu Çiçekleri,tepeleri


Kamera; Güven  Gelibolu
Bu tepelerin hemen yanında, burada yatan
Gelibolu'ya onlara ait olmayan bu topraklara
gelmiş Avusturalyalılar, Yeni Zellandadılar
şimdi barışın,sevginin senfonik eserinin
The Voyage(Yolculuk) dinlendiği
bu yerde, bu topraklarda ölmüş tüm
bedenler; bu müziğin insancıl
yolculuğuna çıkmış gibiydiler...
Beyaz çiçekli laden ile biberiye dalı;
sessizce el sallıyorlar,ölen isimsiz
kahramanlara...


İSİMSİZ KAHRAMANLAR



Tarihi unutulmuşluklar ile doludur. Tarihin yaraları bizim gözlerimiz ile görülebilseydi eğer; akan kanların dehşeti gözlerimizi çılgına çevirirdi. Tarihin içine gömülmüş çığlıkları, acıları duyabilseydik eğer; kulaklarımız patlayacak hale gelir deliler gibi koşuştururduk bir türlü kıymetini bilemediğimiz dünyamızın toprakları üzerinde.

Bazen düşünmüyor değilim hani, iyi ki daha az görüyor, iyi ki daha az duyuyoruz. Ama hepten kör, hepten de sağır olmak; köleliğin kendi ellerimiz ile seçimi değil midir acaba? İsimsiz Kahramanlar üzerine çok şey söylendi, yazıldı. Onların şiirleri, hikâyeleri, destanları ve filmleri var. Benim de yola çıkacağım, bu yolumun yolculuğu bir filmin estirdiği rüzgâr yüzündendir.

Yönetmenliğini Rachid Bouchareb’in yaptığı İsimsiz Kahramanlar unutulmuş gerçeklerin hüzünlü hikâyesini anlatıyor. Said, Mesud, Abdülkadir ve Yaser “anavatanı” Nazi işgalinden kurtarmak üzere Kuzey Afrika’dan 130 bin “yerli asker” ile birlikte Fransız Ordusuna katılırlar. İsmi olup da unutulan bu kahramanlar daha önce hiç gitmedikleri onların vatanı olarak benimsettikleri Fransa’yı Almanya’ya, Nazi işgaline karşı savunurlar. Birçoğu ölür. Kendi vatanlarında tutsak yaşayan bu insanlar hiçbir zaman vatanı olmayan Fransa için ölürler. Hem de canla, başla savaşarak… Sevdiklerini geride bırakarak ölürler… İşte bu hikâye, koşulsuz ölenlerin, kendi vatanlarına vatanım diyemeyenlerin isimsiz kahramanlarının hikâyesidir…

Bu filmi izlerken ister istemez hikâye, isimsiz kahraman cenneti olan ülkemi düşündüm. Kim bilir kaç hikâye, destan doğurdu bu güzel topraklar. Bu toprakların anaları hiç bıkmadan, hiç pişmanlık duymadan isimsiz kahramanlar doğurmaya da devam ediyorlar. Balkan Savaşlarında, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşında bilinen kahramanların yanında bilinmeyen yüzlerce, binlerce isimsiz kahraman vardır. Onlar, bilinmeyişlerinin, duyulmayışlarının, takdir edilmeyişlerinin gocunmasını yaşamadılar. Asla yaşamadılar! Çünkü onlar, ismi olan vatanlarını savunuyorlardı. İsmi olan, ana gibi bildikleri toprakları için karşılıksız öldüler…

Afrikalı Müslümanlar Fransa için isimsiz kahramanlar olmuş, Fransa için ölmüş, Fransa için unutulmuşluğun vefalı sessizliğine geçmişlerdir. Uygar Fransa, daha uygar, daha zengin olmak adına; işgal ettiği toprakların, ikna ettiği, inandırdığı insanlarına kendi vatanlarını savunamazken, başka vatanı savunma hakkı verdi güya! Neden? İşte tarihin sayfalarında bu nedenler gizlidir dostlarım. Tarih, işgallerin hoyrat elleriyle doludur. Ve tarihe dönüp baktığımızda hiçbir ulus; tertemiz değildir. Ama gerçekten baktığında…

Gelibolu’da ölen isimsiz kahramanlarımızın çoğunun mezarı bile belli değildir. Eğer düşmanlarımızın tarihi kucaklayışlarını, törenlerini, hüzünlü danslarını görmeseydik, özenmeseydik şu anki şehitlikler, anıtlar bile yerli yerinde olmazdı diye düşünüyorum. İşgal etmek istedikleri topraklardaki ölümleri bile SOYLU hale getirmişler! Kimler mi? İngilizler, Avustralyalılar! Avustralyalıların, Yeni Zelandalıların her yıl Nisan ayı içerisinde yapmış oldukları Şafak Törenlerini görmenizi isterim. Sonuna kadar izleyin. İşgali, ölümü, isimsiz kahramanları nasıl anlamlandırıp, nasıl isimlendirdiklerini iyice irdeleyin…

Aynı sancıyı Kurtuluş Savaşı için de duyuyorum. Ne kahramanlıklarımızı, ne yenilgilerimizi doğanın sunduğu doğallık içinde yüceltip anlamlandırabiliyoruz. Onları unutulmuşluğun içinden çıkarıp, en gerideki askeri bile önemseyip hatırlayamıyoruz! Bu tarihe harika bir ihanetin gerçeği değil midir? Bu, vatan için en pahalı hayatı bile tek bir kurşuna feda etmiş kahramanların hak ettiği bir madalyayı takamamanın acizliği değil midir? Vefasızlık; ne büyük bir ölüm!

Ülkemin isimsiz kahramanlarını saymak ile bitiremeyiz! Çünkü sadece taşa kazıyacağımız isimlerini toprağa, derinlere kazımış öylesine bırakıp gitmişiz… Ne acı, ne lanetli bir gerçek!

Ülkemin hali buyken, şehrimin güzel ve tozlu kaldırımları özürlü Tekirdağ şehrimin de isimsiz kahramanları var. Hem de ağzına kadar dolu. Ama biz, bilinenleri bile onurlandıramazken, bilinmeyenlerin derin kuyusuna mı gireceğiz? Zahmetli bir iş! Ter akıtmamız, beyin yormamız gerekir! Pişkin ve miskin bir kültürün kokuşmuş hasırında yatmak varken! Şimdi kalkıp, Muratlı Caddesinde yatan Çanakkale Şehitlerine isim mi, madalya mı vereceğiz? Topluca gömmüşüz onları! Üstlerine toprak örtmüş, toprağı bile emanet bırakmışız. Emanet toprağın üstüne dikilen çam ağaçları, tıpkı isimsiz kahramanlarımız gibi; boynu eğik ve her an unutulmuşluğun kıyısında öylesine bekliyorlar hatırlanmayı; hiçbir paye, ödül istemeden…

Bir yaşlı adam; Mehmet Serez yıllardır didindi durdu. Şehitler Abidesi çamları altında yatan insanların hangi mezarda, hangi toprakta yattıklarını bilmeden sadece bir mermer kaideye isimlerini kazıyalım dedi. Olmadı! Bu şehrin isimli kahramanları doymamışken ödüle, takdire; isimsiz kahramanlar mı doyacaktır bizim zavallı övgülerimize!

Şimdi Gelibolu’da bir rüzgâr esiyor. Yaşlı bir rüzgâr! Geçmişin türküsünü söylüyor. Ve geçmişin içinden bugüne türküler, şarkılar söylüyor;

“ Ey benim soylu neslim, nazik bedenini incitme, sırma saçlarını toza bulama, dolmamış nöronlarını doldurmaya kalkıp, boşluğu üzme!”

Mavi dünyamızın en kavgalı, en ileri uygarlıklarının doğup, öldüğü ülkemin tüm isimsiz kahramanlarına buruk bir kalple el sallıyorum; hiçbir özrün içine sığınmadan…
Güven










2 yorum:

Hamiyet dedi ki...

Hangi özre sığınabiliriz ki! Bu Vatanın her bir köşesinde isimsiz kahramlar var ama kaçını biliyoruz, kaçını anıyoruz? Güzelim Çanakkale'de attığımız her adımda ayaklarımızın altındaki toprakta bilmeliyiz ki bir kahraman var. Çanakkale'ye mutlaka her yıl gitmeye çalışırım ve gittiğim vakit bedenimde tüm hücrelerin sızladığını hissederim. Ayaklarım yere basarken haya eder. Boğazımda bir düğüm yutkunamam, gözlerimden dökülen yaşlara engel olamam ama gel gör ki bazı insanlar sanki oyun salonuna girmiş veya geziye çıkmış gibi güle oynaya dolaşırlar işte onları görünce canım acıyor be Güven. Bir zamanlar tüy bitmemiş gencecik insanlar unutulmak için mi savaştı, bunun için mi kana bulandı bu topraklar!

Tüm kahramanlarımızı saygı ile anıyorum.

Guven dedi ki...

Merhaba Hamiyet. Bilgi yoksunu toplumumuzun geldiği yer,acınacak bir yer... Çok çeşitli yorumlar, çok çeşitli kızgınlıklar yapabiliriz... Ama asıl mesele, yüklendiğimiz, yüklemeye çalıştığımız bilgi,görgü,tufanının hangisinin daha iyi olabileceğinin farkına varmamızdır diye düşünüyorum. Bu kalabalık kirli bilgi bombardımanından sağ çıkanlar; insan adına, insanlık adına yaşadı:)) Sağlam bedenlerin,sağlam ruhları, toplumlarının genç kuşaklarının ışık tutucuları, yer göstericileridir... Asıl sorun, bizde herkes izleyici localarında oturmak istemesindendir diye düşünürüm...
Herşeye rağmen sıradışı bir toplum,topluluk olduk. Korkunç girdabın içerisinde bile, pişmin bakışlı harika insanlar görüyorum...