3 Temmuz 2010 Cumartesi

MERHAMET DİLEMEK

Kamera; Güven     -   Bakış

Ganoslar Tepelerinden Marmara Denizine Bakış
Marmara'dan Ege'ye , Akdenize ve...
Kamera; Yunus     . Ganoslar(Işıklar)
Bir özlem vardır insanın derinlerinde.
Bitmeyen ve sürekli insana baskı yapan
bir özlem... Milyonlarca hikayenin
içinde kendi hikayesini yazmak isteyen
bir insan vardır.
Bir özlem ; Çınar ağacı, taş kulübe,
dere, ırmak,çiçek,ruh,beden,boşluk...
diye söylenir adları.

                                     MERHAMET DİLEMEK


Bu güzel soylu toplumumuzun asıl sorunu; “merhamet dilemektir.” Tüm yokluklar, kaybedişler, acılar ; “merhamet istemesine” dönüşmüştür. Eğer ki bu alışkanlığı kabul etmiyor reddediyorsanız tuhaf bakışlı bedenlerle karşılaşırsınız…

Bedeniniz büyük acıların, sevdaların sınanmasından geçiyor ve siz merhamet dilemesi yapmıyorsanız; çevreniz şaşkına döner. Kızgına boğalar gibi solumaya, bulundukları yerin toprağını eşelemeye başlarlar. Artık, onlar için siz; bir insan olmaktan çıkar, bir yaratığa dönüşürsünüz. Çünkü onların alıştığı alışık olduğu insan; en ufak bir zorlanmada merhamet dileyen bakışlar içinde eğilir önlerinde.

Sizi özel takibe alırlar. Acaba nereye kadar dayanacaktır, derler. Ekonominiz, maneviyatınız, yaşam enerjiniz çok sıkı bir inceleme içindedir. Ve bir türlü düşmeyen, pes etmeyen kişiliğinizin bir arızaya sahip olduğunun düşüncesine kapılırlar. Sizin bir doktora görünmeniz gerektiğini söylemeye başlarlar…

Öyle ya, kaybedişlerde büyük çığlıklar, gözyaşları atılır. Ve size bakan yalancı merhamet sahiplerine yalvarmanız gerekir. Onarın kurtarıcı olduğunu söyleminizi isterler… Onları besleyen, büyüten ve OYALAYAN da bu kurtarıcılık masalına inanmış olmalarıdır. Kırık-dökük ve çökmüş bir bedenin onlara yalvarması ve onların da güya bir göreve soyunuyor rollerine girmeleri; onları insanüstü bir oyalamanın kandırmacasına taşır. Yardım övünmelerini yaparken, ağızlarındaki tükürükler etrafa saçılır. Ve büyük kurtarıcılar; doyurdukları midenizin, verdikleri bir parça ekmeğin sevabını daha dünyada iken çıkarmaya başlarlar…

Siz, bildik dünya nimetlerinden birçoğunu kaybettiyseniz, bütün bunlara rağmen büyük kurtarıcılara minnet duymayıp, merhamet isteğinde bulunmadıysanız; onlar çılgına döner; “olmaz böyle şey” derler. Olmayan, yalvarmayışınızın, sağlıklı bedeninizin gülümseyişi ve hayata bağlılığıdır…

Hâla renkleri, sesleri, şarkıları seviyorsunuzdur. Sevgiyi yüceltip yeni filizler de veriyorsunuzdur. Ve merhamet üreticileri, bu işten hiç hoşlanmazlar. Çünkü onlara bu durumdan bir iş-uğraş çıkmamıştır. Siz yardım edilecek bir adam değil, taşlanacak bir adamsınız. Size, yuh olsun, derler…

İnatla bedeninizi hoş tutuyor sağlıklı kalmaya çalışıyorsunuzdur. Sizin üzerinizde oynanan bahisçiler bir bir kaybetmeye başlar. Bir ay, bir yıl derken, yıllar geçmiş, bedeniniz umdukları gibi çökmemiş, büyük kurtarıcılara yalvarmamışsınızdır…

Onlar bir araya gelince; üç-beş kişi; “Çökmeliydi… Ağlamalıydı… Yalvarmalıydı… Bizim adam yerine koymalıydı… Önümüzde eğilmeliydi…” derler. Küfürlerin ardı arkası kesilmez. Hatta biraz daha ileri gidip sizi lanetli bile kabul edebilirler.

Şarkıları sevmemeliydi… Işıktan kaçmalıydı… Okumamalı-yazmamalıydı… Tabiata sığınmamalıydı…

İşte dostlarım; bu toplumun kurbanlık koyun gibi durması, sürekli sürüleşip tozu-dumana katıp kimi garip, kimi gariban, kimi de kaplan gibi kükremesinin hazin hikâyesidir yazdıklarım… Kurumların oturuşmamış olması, mesleklerin değeri anlaşılmayıp, gönülden kabul görmeyişi, yardımların bilinçli ve samimi olmayışı; güzel, soylu toplumumu; kimi merhamet dağıtıcı rolüne, kimi de merhamet dilenme rolüne sokar. Bir türlü, arızanın, yaşanacakların doğru analizini yapıp; kaybedişlere de, acılara da, sığınmayız bir teknenin limana sığındığı gibi…

Sevgimiz ile merhamet anlayışımızla; güya insanlığa bir kapı açarız. Güya ölümlü dünyanın sadakası-sevabı işlenir de öteki tarafın mutlu garantisi sağlanmış olur. Hâlbuki her gösterilen sevgide, merhamet sunumunda bin dereden su getirir, bin koşul öne süreriz. Ve biz kurtarıcı rolündeki efendilerin dağıttıkları sevgiler, merhametler; inleyen, tükenmiş bedenlere şifa değil, harika bir pranga olur…

Güven

4 yorum:

ruhgezgini dedi ki...

Çok güzel bir yazıydı teşekkürler. Onurlu ve gururlu insanlardan çok maddi manevi yalvaranlara alışık bir toplum olduk.Ama böyle dimdik insanlarda var. de varlar.Ayakta kalmak için kimseye ihtiyacımız yok kendimizden başka aslında.

Guven dedi ki...

Hem de nasıl! Yalvarışların soylu toplumu... Sevgiyi bile yalvararak istiyorsak; değmen benim gamlı keyfime;değmen...

Dün akşam caddede yürüyüromu. Yanıma oldukça güçlü-kuvvetli ve suratından kan damlayan bir adam yaklaştı.
"Ağabey sana bir şey diyeceğim." De bakalım.
"Memlekete gidecek para y.." cümlesini bitirmeden yola devam ettim. Sürü halinde geliyorlar ve gidiyorlar. Bize kıs kıs gülüyorlar memleketimin yalvarıcıları... Ya, öz emeğini yücelmeyip,özvarlıklarını korumayan DEĞERLİ yöneticilere ne demeli! 1950'lerden bu yana dışa EL açmayı marifet sayan pek saygın vatanperferler... Onlar da yalvarıyor; kimi kredi için, kimi oy için...

nihansu dedi ki...

Merhamet, sevgi, hoşgörü gibi yüce duygular ancak bir karşılık beklemeden yapıldığında ya da gösterildiğinde anlamlı. Ama malesef o kadar pragmatist insanlar haline gelmeye başladık ki... Siz de yazınızda bunları çok güzel ifade etmişsiniz.

Guven dedi ki...

Doğruya doğru Nihan. Çok soyut kavramlar bunlar. Nerede başlar nerede biter... Ama bir şeye inanmışım ki; insan kendi vicdanının merhametini iyi bilmeli. Akıl, bazen duyguların arkasına saklanıp yine kendince belki de biraz sinsice:)) duyguların merhametinin şımarmasını, el uzatmasını izlemeli. Diye düşünür ben :))