17 Mayıs 2010 Pazartesi

BİR TAS ÇORBA

Kamera; Güven
Marmara Denizi,Marmara Adası

 Marmara Adasının hemen önündeki küçük ada;
Hayırsız Ada imiş! Üzeri taş ilekaplı
çok küçük bir ada. Sanırım üzerinde toprak
olmadığı için "hayırsız"denmiş. Bir parça toprağı
yoktur. O toprağın olmayışı yeşili, bitkileri
ve ağaçları da yok saymamıza neden olur!
Ama biliniz ki, bu adanın hemen kıyıcığında
binlerce canlı keyifli bir yaşam sürüyordur...
Bir tas çorba, küçük bir ada ve taş
bir kulübe! Tilkiye tavuk severmisin
demişler! Gülmekten söyleyemiyorum
demiş. :))

BİR TAS ÇORBA


Simitçi çocuk güneşli günün bereketli anını yaşıyordu. Sabah getirdiği simitlerin büyük çoğunluğunu satmış. Simit arabasında dokuz adet simit kalmıştı.

Sabah, öğlene doğru ilerlerken simitçi çocuk da, yan tarafta bulunan erik satıcıya ilerlerdi. Simitçi çocuk; “ Benim yerime simitlere bakar mısın?” dedi. Erik satıcı çocuk; “ Tamam sen işine bak ben buradayım.”

İki satıcı çocuk da birbirine benziyorlardı. Karagözlü, kara tenli iki yağız delikanlı. Doğu diyarının Kürt çocukları! Batı iline daha fazla para kazanmak, daha fazla huzur adına gelmişlerdi. Biraz önceki şakalaşmalarından anladım ki ikisi de Galatasaray takımını tutuyor. Simitçi çocuk erik satıcı çocuğun da Galatasaray takımını tuttuğunu öğrenince heyecan içinde elini uzatıp, erik satıcı çocuğu aynı takımdan olduklarından dolayı tebrik etti. Belli ki tanışmaları daha çok yeniydi.

Simitçi çocuk simit arabasının yanından ayrılırken kendi açıkgözlüğünü de yaptı. Arabadaki simitleri göz ucuyla saydı ve öyle gitti. Birazdan çorba tepsisi ile geri döndü. Tepside küçük bir kâse çorba ve koca bir sepet ekmek vardı. Belli ki lokantanın aşçısı simitçi çocuğa bonkör davranmıştı.

Simit arabasının hemen yanında bulunan çayhanenin masasına koyduğu tepsinin başına kuruldu. O an, oranın patronu simitçi çocuktu. Acıkmış, işinin gereğini yapmış, neredeyse simitleri de bitirmişti. Zaten ikide bir de cebine elliyor, madeni paraların şıkırtısını duydukça o günkü kârı hesaplıyor olmalıydı.

Simitçi çocuğun çorba ile buluşmasına bakılırsa sabah kahvaltısını da yapmamış olmalıydı. Muhtemelen bu çorba kâsesi hem sabah kahvaltısı, hem de öğlen yemeği olacaktı. Bir küçük kâse çorba ve bir koca sepet ekmek, simitçi çocuğa büyük bir güven veriyordu. Oturuşunda, etrafı süzüşündeki görkem; sarayın balkonundan gösterişli bahçesine bakan imparator endamındaydı.

Tepside başka bir yemeğin olmayışı ve bir sepetin ağzına kadar ekmek ile dolu olması oldukça meraklandırdı beni. Öyle ya! Bir küçük kâse çorba ile bir koca sepet ekmek mi yenir? Ben de simitçi çocuk gibi kendi kurulumu onu çok rahat göreceğim bir yere yaptım. O çorbasını ağır ağır yudumlamaya başladı. Ben de onu ağırdan ağıra izlemeye!

Simit satıcı çocuk her kaşık çorbadan sonra koca bir dilim ekmeği alıyor, birkaç parçaya bölüp ağzına dolduruyordu. Ve ardından yine bir kaşık çorba, yine koca bir dilim ekmek yiyor, ekmeğinin kazanmış işini yenmiş bir ağa görüntüsü ile etrafı süzüyordu. Ağzına kadar dolu olan ekmek sepeti hızla boşalırken, o küçücük kâse çorba bir türlü boşalmak bilmiyordu. Neredeyse yudumlarını sayıyor, her an çorbanın bitmesinden korkup, kalan ekmeklerin ne olacağının merakına tutunuyordum!

Merakım fazla sürmedi. Küçük çorba kâsesi boşalmıştı. Ekmek sepetinde kalan ekmekler daha iki kişiyi doyururdu. Tam onlar ne olacak derken, simitçi çocuk bu sefer taktik değiştirdi. Artık, çorba kâsesine girecek kaşık yoktu ama kâsenin etrafına bulaşmış çorba kalıntılarını yudumla bandıracak ekmekler vardı. Ve simit satıcı çocuk da öyle yaptı. Kocaman dilim ekmekleri, kâsenin etrafına bandırıp, belki de en tatlı yemeği, en iştah ile yiyen bir yarışmacı unvanını kazanıyordu.

Karnım tok olmasaydı neredeyse simitçi çocuğun yanına gidip; “afiyet olsun arkadaş” diyeceğim geldi. O da almış olduğu geleneksel aile kültürümüz adına; “ buyur ağabey” diyecekti. Ve ben de onun gibi koca bir parça ekmeği alıp, kâsenin etrafında kalan çorbaya banacak, onun gibi iştah ile en tatlı besini yer gibi yiyecektim.

Samimi, muhabbetler, buluşmalar, gülüşler gördüm ama bu kadar samimi ve gösterişli bir çorba yiyeni ilk kez görüyordum.

Simitçi çocuk bir kâse çorba ile iki öğünü idare ederken, ülkemizi baştan beri yemek ile meşgul olanlar neden idare etmiyordu? Bunu anlamak, anlamlandırmam mümkün müdür? Simitçi çocuk bir tas çorbayı hak etmek için simitlerini satmış-hak etmiş insan açlığı, iştahı, samimiyeti yaşarken; hiçbir uğraş vermeden zenginliğin tadını çıkaramayanlara ne demeli?

Bazen düşünmüyor değilim hani! Fakirliği, tahlissizliği şanssızlık olarak değil, belki de beden ve beynimizi sınamak, yarışa hazırlamak adına şans olarak kabul etmeliyiz. Tam tersi de, zamansız, adaletsiz kazınılan zenginliğin de bir şans değil de harika bir şansızlığın cezası olarak anlamlandırıyorum.

Simitçi çocuk da daha önce gördüğüm, inşaatçı çocuk, mısır satıcı çocuk gibi az yiyerek, çok çalışıp birikim içindeydiler. Muhtemelen batının bereketli ve huzurlu illerinde kalıp para biriktiriyorlardı. Biriktirilen bu paralar başlık parası içindi. 5–6 bin TL parayı biriktiren zengindi. Artık sevdiceğim dediği kızın babasına gidip; buyur, başlık parasını getirdim. Sevdiğimi de almak hakkını kazandım, diyecektir.

Peki, “ Ye babam ye! “ kültürü içinde yoğrulanlar ne yapıyor? Birikimlerin neyin başlık parasıdır acaba? Şımarıklıkları en üst seviyeye çıkmış ve oldukça semirmiş birkaç dil bilen çocukları hangi genç kızı; alaşağı edeceğin usta planlarını mı yapıyorlardır? En son model arabalar bile onlara heyecan vermezken, daha çıkmamış arabaların kokusunu ve başka koku veren maddeleri mi tatmak ile meşgullerdir?

Bu diyarlarda bir tas çorba ile doyan ve bir sepet ekmeği dünyanın en tatlı besini kabul eden bir sürü insan var. Hep vardı da… Esas olan bu insanlar hep en altta ve en soylu ölümlerde öncü olup ödüllendirildiler.

Bir tas çorbaya koca bir ekmek sepetine minnet duyan milyon sayıdaki halk yığınları; ne darbelerde, ne reformlarda, ne de muhalefete düşüşlerde hatırlandılar. Onları unutmayanlarda vardı elbet! Onları;

“ Terörün patronları unutmadılar… , onları, ağalar da unutmadılar… Onları yok sayıp, çok ucuza sömürenler de unutmadılar. Onları seçim zamanının yalancı siyasetçileri de unutmadılar. Onları dost görünen soylu milletler de unutmadılar.”

Unutulmayan bu çocuklara verilen en büyük ödül; bir tas çorba ve koca bir ekmek sepetidir. Ve yarı aç biriktirdiği başlık paraları ile kavuştukları sevdiklerinden bir sürü çocuk!

Ülkemizin yarısını yok sayıp, yarısını var sayarsan; varlığımızı sadece gündüz ve silah ile korumaya çalışırsak; insanları birey olarak önemsemeyip, sürü gibi ağalara teslim edilir. Daha çok çocuk bir tas çorba ile bir koca sepet ekmeği; bize inat, bizden çok daha tat alarak yer ve kendi hayatta kalma mücadelesini hiç umulmadık bir şekilde verir!

Güven

4 yorum:

makbule abalı dedi ki...

"Emek tarlası" nadas'a bırakılmamış, "ürün" vermiş; ne güzel...
Keşke insan'la ilgili her tür "paylaşım" çoğalsa da, her konuda "açlık" hiç çekilmese...

ruhgezgini dedi ki...

Masum ve güzel bir anlatım olmuş.Ama bu çocukların çocukluğu ev geçindirmeye başlayıp adam olmak zorunda bırakılmalarıyla bitiyor.Top koşturup okula gideceklerine çalışmaktan kocaman olmuş elleriyle tezgaha geçiyorlar.Onlardan en önemli varlıklarını hoyratça alıyoruz.Bir daha geri gelmeyecek çocuk gülüşlerini.

bilge dedi ki...

Sevgili güven yine zevkle okudum yazını eskiden okullar kapanınca çocukları muhakkak bir zanaatkarın yanına verirlerdi bir şeyler öğrensin hayatın zorluklarını öğrensin diye şimdi ne yapıyorlar çocuklarına tatil yeri beğendiremeyen aileler var..daha neler varda sığmaz buraya yazmak kitap olur yüreğine sağlık arkadaşım dostlukla..

Adsız dedi ki...

It's in reality a Method acting of removing skin tags - are sore and motive to be toughened. Yet in spite of those facts, you catamenia of sentence, your prostrate skin tags on face is loss to be deceased.

Visit my blog post - skin viruses