12 Nisan 2010 Pazartesi

BİR YUDUM EKMEK BİR YUDUM SAYGI

Kamera; Güven - Tekirdağ
Özgürlüğe Bakış

 Nasıl bir şeydir bu özgürlük?
Ah bir ... olmasaydım,ben özgür
olurdum deyişlerimiz kim bilir ne
düşüncezisliklerimizin prangalarını
vurmuştur bize!
Deniz, dağlar,ormanlar, insanlık; çok
yakınımızda dır da ona ulaşmamızı
engelleyen sağlam demir parmaklıklar
hep vardır. Bazen mekânın parmaklıkları
bazen bedenimizin ve bazen de ruhumuzun
sağlam demir parmaklıkları bizi özgür
olmaktan geri bırakır.
Hadi özgürsün deseler; binlerce,
milyonlarca insana. Ne  mekanın
ne içsel çekincelerin parmaklıkları da
ortadan kalksa; bu sefer de aitlik
içinde olduğumuz güya önemsediğimiz
toplumun sağlam demir parmaklıkları
engel olacaktır özgürlüğe açılacak
özgüvenli dolu olan zamanlara...

BİR YUDUM EKMEK BİR YUDUM SAYGI


Lafın gelişi sıkça söylediğimiz bir söz; “ zaman değişiyor” der, değişinin biz olduğunun farkında lığını bir türlü anlamak istemeyiz. Yaklaşık 5 milyar yaşında olan dünyamız için zamanın hiçbir anlamı yoktur. Esas sorun bizim kendi yaratacağımız güzelliklerin zaman denen olgunun içinde ne kadar farklı ve heyecanlı olacağıdır.

Varsın zamanın yolcuları zaman ile uğraşa dursun! Varsın kafamıza uymayanlara da zamane çocukları densin. Ne çıkar bundan! Her insan aynı zamanda farklı zamanlar yaşayabilir de. İnsan dehası öyle yeteneklere, gizemlere sahip ki, kendi kendimizi bile zamanın zamansız yolculuğuna çıkarır, zamanın dehlizlerinden geçiririz de haberimiz olmaz.

Yaşamımızı daha iyi anlamlandırmak günlük hayat akışını düzenlemek adına zamanı böldüğümüz bu anda ben de çocukluk zamanlarımdan kalma alışkanlığımın vazgeçilmez hatırlatmasını yapacağım. Çocukluğumun şanslı sayılabilecek büyük oyun bahçesinde, sokakta zamanı değerlendirmek adına yaptığım bir şey vardı! Ninemin fırından çıkardığı ekmekten koca bir parça kırıp, dozlu eller ile katık edip yediğim yavan ekmeğin tadının vazgeçilmez olduğunu bir kez daha yaşadım.

Güya ekmek elde oyundan ve arkadaşlardan kopmuyor aynı zamanda ne kadar oyuncu bir çocuk olduğumuzu gösteriyorduk. Bir parça yavan ekmekten her ısırışta o zamanların organik tarlalarında yetişen buğdayın ekmek oluşuna kadar olan süreci geldi aklıma. Sonbaharda toprağa atılan tohumların filiz vererek yeşile dönüşmesi ve yeşilden sarıya geçişleri, sarı buğdaydan ak una dönüşmeleri misler gibi kokan yavan ekmeğin tek başına bile nasıl tatlı, leziz geldiğini anımsadım!

Peki, durduk yerde nasıl oldu da her gün yediğim ekmeği, onlarca katık ile yerken o yavan tadı vermediğini, lezzeti anımsamadığımızı, hissetmediğimizi anladım?

Çoğunlukla gittiğim Muratlı Caddesinde bulunan ekmek satış dükkânına uğradım. Ekmek satıcı minyon tipli kadın her zaman ki gibi şirin bir duruş ve sıkça yaptığı güler yüz ile karşıladı beni.

“Bana ikili bir köy ekmeği ver.” dedim. İkili iyi pişmiş üzerinde de az susam olan uzun bir ekmeği uzattı. Her zaman ki gibi; “ bunlar yeni geldi. En tazeleri bunlar. İster misin?”

Gün sona eriyorken ve oldukça sessiz geçmiş günün içekapanıklığını yaşamış beden, ekmekçi kadının elindeki ekmeğe bir an önce uzanmak istedim. Sanki ekmekçi kadının uzattığı ekmek, 30 yıl önceki tarlalarımızın buğdayının ak unu ile yapılan, ninelerimizin alın teri ile yoğurduğu ekmekti. Koku aynı kokuya benziyordu. Her ne kadar tat değişmeye başladıysa da, şikâyet edecek lüksüm yoktu.

Ekmek satıcı kadın ekmeği uzatırken bir yudum yavan ekmeğin hatırını seslendim ona; “ ucundan bir parça kapara bilir miyim?” Ekmekçi kadın ekmeğin parasını alır almaz bana seslendi; “ şimdi ekmem senin elbette kopara bilirsin?”

Tanrım!

Tıpkı 30–35 yıl öncesi gibiydi. Bir yudum ekmek de neler gizli değildi ki! Yeşil buğday filizlerinden tutun da yağmurların, rüzgârın, güneşin sırasıyla sınadığı buğdayda neredeyse bir insanlığın geçmişi gizlidir.

Bir yudum ekmeğe tattığınızda TOPRAĞIN ONURUNU ATEŞİN GÜCÜNÜ görmek mümkündür. İyi irdelediğinizde toprak ile ateşin suyu da yanlarına alarak ne mucizeler yarattıklarını anlayabilirsiniz.

Bugün genç bir adamı uğurladık buğdayımızın yetiştiği topraklara. Muhasebeci Ahmet üç yıldan bu yana mücadele ettiği hastalığa buğdayların yemyeşil olduğu zamanda yenildi. Daha 37 yaşında olan Ahmet’in bedeni direnmeyi bırakmış yeşilin sarıya dönüşümü gibi şimdi bir başka dönüşümün içine girmişti.

Genç adamı hiç tanımadım. Aynı mesleğin kenarlarında gezinsek de, o kendi yolunun yolcusu olurken, ben de kendi yolumun yolcusu olmuşum. Fakat Ortacami’de bekleyen cenazesine son bir el sallamak, belki de buğdayların yeşile dönüştüğü bu zamanda tanışmak onurunu bir veda ile yapmak istedim.

Ahmet’in cenazesi taş camiin hemen yanında bekliyordu. Onu tanıyanlar, meslektaşları bir bir toplanıyor, en acılı anları ailesi, buğdaylar yeşile ve sonra da sarıya dönüşeceği bu anda yaşıyordu.

Ve ben sessizce süzdüm etrafı. Sessizce gezindim buğday kokularından uzak ve mahrum kalmış şehrimizin taş caminin havlusunda. Topluluğun guruplar halindeki şamataları bir yudum yavan ekmek gibi çekici ve tatlı gelmedi bana. Yine bildik yaygara, bildik iş-siyaset felsefeleri Ahmet’in sessiz bedenini inat; çığırtkan ve acelesi ve görgüsüz bir haldeydiler…

Ahmet’in sessiz ve direnmeyi bırakan bedeni, bir günlük de olsa benim bedenimi etkilemiş, o günü öyle yaşadım. Ta ki akşam ekmek satıcı kadına gidene kadar! Ekmeği alıp aceleyle bir parça koparıp, bir den toprağa, yeşile, sarıya ve ak unun su ile yoğrulup fırından çıkan kokuya gidene kadar; sessizdim…

Eve geldiğimde Bir ucu yenmiş ekmeği gören Fatma Hanım; “ Ah, bu ekmeğe ne olmuş böyle” esprisini yaptı. Aslında Fatma Hanım ekmeğin ne olduğunu diğer ekmeklerin başına gelen tatlı yavan yudumların alışmışlığından biliyordu ya neyse…

Bir yudum ekmeğin toprak, buğday kokusu tüm günü, sessiz bedeni değiştirmiş ve bu değişimin verdiği güç ile ben de ; “ Fatma Hanım bak sana az kullanılmış bir ekmek getirdim. Bunu daha ucuza aldım.” dedim. Gülüştük…

Ahmet’i uğurlayan ve Ahmet adına saatlerce saygı sessizliği yapan bedenim BİR YUDUM buğday ekmeğinin tadında, lezzetinde tekrar hayatın mizahına, şakalarına dönmüştü. Her an ihtiyacımız olan mizah ve şakaların lüks bir ihtiyaç olmadığını bir yudum buğday kokusunda bulabileceğimizin farkına varmak ne hoş, ne güzel geldi bana.

Şimdi Ahmet’in toprağa teslim olmuş bedeni de Banarlı beldesinde buğday kokularının toprak ile buluştuğu, sarıya dönüşeceği yerlerin hemen kıyısında yatıyor.

Tekrar filize, yeşile, sonra sarıya ve beyaza dönüşeceği günün zamanına kadar…

Güven

2 yorum:

Selma Er dedi ki...

yine derinlere daldım duygu yüklü yazınızı okuyunca..Ahmet bey'e rahmet,sevenlerine sabırlar diliyorum..yaşarken elimizdekilerin ve sevdiklerimizin ve bir yudum ekmeğin kıymetini bilebilmemiz dileği ile..

ege dedi ki...

Özgürlük..Bir türlü aşamadığım yalçın kayalık oldu bende ve bu yazı benim duygularımın tercumanı
aynen böyle birini aşarsam bir engel önümde...Ve hüzünlü bir o kadarda duyarlı yüreğin ekmeğe,
ölene duyduğu saygı, insani duygular..Ahmet beye yaradan`dan rahmet sevenlerine sabır diliyorum.
Bu başarılı yazı için kutluyorum sizi..İzninizle spaces paylaşıyorum çok teşekkürler ellerinize, emeğinize sağlık..Sevgilerimle..