3 Mart 2010 Çarşamba

SIĞIRCIK

Kamera; Güven Pera Müzesi-28 Şubat 2010
Picasso-Suiet Vollard


Kamera; Güven Pera Müzesi
Aşk,Çıplaklık,erotizm,tutku
kaos ve mitolojik temaların
işlendiği; Picasso'nun 100
gravüründen birisi.

Kamera; Güven Pera Müzesi
Picasso


Kamera; Yeğen Cem Pera Müzesi

SIĞIRCIK



Göçmenlerin son durağı olan Tekirdağ diyarında, sahil boyunda göçmen bir kuş olan sığırcığı görünce bir tuhaf oldum. Bizim bölgemizde yaşayan parlak siyah renkli sığırcık kuşları oldukça utangaç ve topluluk halinde yaşadıklarını bilirdim! Ama bu küçük sığırcık tek başınaydı. Ve insanlara oldukça yakındı.

Günün sabah keyfini, kahvaltısını, arkadaşım ile birlikte yapmanın; sonlu bedenin sonsuz merakları içinde sohbet tadının sonuna doğru yürüdüğümüz sahil boyu; sığırcık kuşu ile en yakın olduğum zamanın da tanığı oluyordu. Günün sabah konuğu Aziz Bey’di. Yine beynimizin amatör sörflerini yaptık. En uzlaşmaz konuların kenarında dans ettik. Aziz Bey’in fotoğraf makinesi sürekli yanındadır. Küçük sığırcık kuşunu bu kadar yakından görmenin tuhaflığı ile “ Bu kareyi kaçırma hocam” dedim.

Sığırcık kuşu oldukça rahat, Aziz Bey’in istediğinden daha fazla yaklaşma imkânı verdi ona. Aziz Bey’de bir sığırcığı bu kadar yakından fotoğraf çekme zevkini defalarca yaşadı. Fotoğraf kareleri, sığırcık kuşu ile sıralanırken, kısa zamanın uzun yolculuğuna çıktım.

Dedelerimizin 1800’lü yılların sonunda (Rus Harbi) göç ettiği, göçmenlikten bir türlü kurtulamadığımız diyarların çocukluk yıllarında savaşçı bir milletin savaşçı, avcı oğlu olarak bende kuş avlıyordum. İyi sapanlarım vardı. Ay şeklinde çatala bağlanan iki kavutçuk lastik ve taş atmaya yarayan meşin birleşince harika bir kuş avlama silahı olurdu.

Ben kedimi bildim bileli avcı bir ruh içinde üstümdeki giysilerin tüm ceplerine topladığım küçük kaya parçaları ile avlanma denemeleri yapardım. Çevremizde bulunan çok bol olan serçeler, küçük avcının silahından oldukça çekinirlerdi. Bizim bahçenin ağaçlarının kuşları benden sorulduğu gibi, mahallenin tüm ağaçlarının kuş saklanma, kuş bekleme yerlerini ezbere bilirdim.

Göçmen kuşların en bol olduğu zaman da yaz ayının meyvelerinin en tatlı olduğu zamandır. Yaşlı dut ağacı, sığırcık kuşlarının en sevdiği ağaçtı. Ne yaşlı dut ağacı kuşlardan rahatsız olur, ne de sığırcık kuşları bal damlayan dutları beğenmezlik yaparlardı. Ama bir sorun vardı. Bahçeli, bol meyve ağaçlı evin haylaz, yaramaz erkek çocuğu kuşları rahat bırakmazdı.

Bereketli av mevsiminde en çok avladığım kuş türü serçelerdi. Serçeler göçmen olmayıp, çevremizin en gürültücü, o zamanın barbar insanına göre en zararlısıydılar. Sığırcıkların gelmesiyle birlikte tüm avcı çocuklarda bir telaş başlardı. Sığırcık kuşu avlamak bir sanat, bir ayrıcalıktı. Bir mevsimde, 3–4 sığırcık kuşu avlamak bile büyük başarı sayılır, o erkek çocuğun savaşçı kimliğine ayrı bir onur katardı.

Sığırcık kuşları oldukça utangaç, şüpheci hayvanlardı. Ne dut ağacının sulu meyveleri, ne de bol yaprakları onların rahat ve keyif içinde olmalarını sağlardı. Bir an için onlarca sığırcık kuşu gelir, marifetli bir şekilde meyvelere ucum ederlerdi. Tam nişan al; kez, göz, ateş derken; kuşlar geldikleri gibi giderlerdi. Ve olanca çocukluk heyecanım bir sığırcık kuşu avlamadan son bulur; yüksek onura kavuşacak insanoğlunun doyumsuz kavuşmasına erişemeden başka bir avlanma telaşı içine dalardık.

Sığırcık kuşlarını avlamayalı çok zaman oldu. Serçelerden özür dileyişimin üzerinden 30 yıl geçti. Artık zevk için avlanılmayacağını, öldürme içgüdülerinin öğrenim ile şuurlu bir bedenin kontrolünde yaşayan her canlının “yaşam” hakkı olduğunu öğrendim. Demokrasi, insan hakları derken; insan kendi hukuku, ahlakı içinde yapmış olduğu yolculukta; kendinden başka canlıların da hakkı olabileceğinin farkına varır. Fakat hangi insan? Yine bizim gibi, eli, ayağı, duyguları, onuru, gururu, soyu-sopu olan insan! Hani bir taraftan tüm canlıların hayatı için çırpınıp her türlü teknolojik nesneden yararlanıp, dünyanın bir ucundaki hayvanları, insanları bizim evlerimize kadar getirip, gerçekleri bize gösteren belgeseller yapan insanlardan söz ediyorum.

Tüm savaşlara, katliamlara rağmen; uygarlaşmış ülkelerde bir kedi, bir köpek, bir sığırcık kuşu bile önemsenirken, onların da yaşam haklarının olduğu kabul görür. Yine moral olacakmış gibi; gelişmekte olan ama bir türlü gelişemeyen bizim ülkemizde, ne atın, ne eşeğin, ne de kedi-köpeğin bir hakkı olduğunun yüksek, erdemli tartışmaları yapılır! Çünkü insan kendi insan haklarının baskın farkına varmışlığını yaşayamaz. Şansa ve göçmen bir ruhla kabul ettiğimiz, bastığımız toprakların altında ölmüş, öldürülmüş ve yarı baygın halde yatan uygarlıklar; merhamet çığlıkları yaparken; bizler ne bir sığırcığın, ne bir kedinin, ne de bir köpeğin onurlu savunuculuğunu yapa biliriz.

Kızlarıma köpek-kedi, güvercin, tavşan sevgisini doğal halde sunabilme fırsatı veremeyişinin ezikliğini hep hissederim. Ve aynı ezikliği şimdi, şu anda, sığırcık kuşu için yapıyorum. Simsiyah rengin utangaç, şüpheci kuşu hiç uçacak gibi durmuyordu. Aziz Bey yeterice fotoğraf çekmiş olmanın keyfi içinde, gitmeye hazırlanırken sığırcık kuşunu bırakamadım.

Sığırcık kuşunun becerisini, özgürlüğe olan sortisini sınamak istedim. Tüm sahil yürüyüşçüleri beni izlerken, ben de sığırcık kuşuna yaklaştım. Uçmak yerine zıplamayı tercih etti. Göçmen kuşun kanadından yara aldığını fark ettim. Ne olursa olsun onu burada bırakmak gibi bir niyetim yoktu. Belki de otuz yıl öncesinin borç-alacak ödemesinin ayrı bir vicdani sorumluluğu içinde sığırcık kuşunu kovalamaya başladım.

Tek derdi birkaç çiçek tohumu, böcek yemek istemek olan sığırcık, atalarını dut ağacından kovalayan haylaz çocuğun yetişkin halinden şikâyetçi olur gibi, ben kovaladıkça o kaçıyordu. Çam ağacının etrafında uzunca turlar atmamıza rağmen küçük yaralı kuş yorulmadı benim yorulduğum kadar. Artık son bir hamle yapayım üstüne atlayıp, paltom ile tutarım derken; sığırcık kuşu ölüm-kalım savaşı adına biriktirdiği son enerjisi ile 45 derecelik açı ile ağır-aksak bir kalkış ile en yakınındaki çam ağacının bereketli dalları arasında kayboldu.

Yaralı sığırcık kuşunun birazcık da olsa uçabilmesi, hayatına devam edeceğinin, etmek isteyişinin inanılmaz sevinci sardı bedenimi. Göçmen ruhunun bir türlü göçemediği güzel ve tozlu şehrimde, yaralı bir sığırcık kuşu, göç edemeyişinin yerleşik kültürü arasında önemli bir savaşı kazanmıştı; şimdilik.

Güven

1 yorum:

ege dedi ki...

Sevgili Güven, bedenim bu yazının başında, ama ruhum, çocukluğuma uçtu gitti. Ve ben kendime hayret ettim hem okuyorum aynı anda çocukluğumu yaşıyorum.Erkek değilim ama yaşattın bana kırları bayırları, gökkuşağının binbir rengini..Çok te
şekkür ederim paylaşımların için. Kalemin sonsuza kadar susmasın dilerim..Sevgilerimle..