18 Mart 2010 Perşembe

ÇANAKKALE İÇİNDE AYNALI ÇARŞI

Kamera; Güven -ÇANAKKALE
Hep hüzünle andığmız memleketin
güzel diyarlarını şimdi; spor ile
sanat ile anmayı isterim...
Kamera; Güven-Çanakkale
Taş kule, yıllar öncesinin
hikayelerine tanıklık etmiş.
Tarihi saat kulesi, boğaza
ve kaleye çok yakın. 95
yıl önceki telaşı, can derdini
en iyi bilenlerden...

Kamera; Güven Çanakkale Çimenlik Kalesi
Asya yakasında duran bu güzel kale; yüzyılar
ötesine uzanıyor. İç içe geçmiş tenha kaleleri
seviyorum. Sanki alacak ile verecek,
hüzün ile sevinçler; dengeleniyor insan
eliyle yapılmış yaşlı taş mekanlarda.
Sanki ben; zamanın öncesine,ilk anına
gidiyorum! Ne garip düşünce bu :))

Kamera; Güven Nusrat Mayın Gemisi
Orjinal ölçülere dikkat edilerek yeniden
yapılan gemide, o özel anın mayınlarını
yeniden suya atar gibi hislere
giriyorsunuz.

Kamera; Güven Gelibolu Yarımadası
Asya'dan Avrupa'yı doyumsuz sevgiler ile
izlemenin keyfini hangi para ile ölçebiliriz acaba?
Bir bardak çay,bir nefes sigara bile lüks geldi
bana. İzlediğim toprakların; bağrına saplanmış
milyonlarca merminin durduğu bu diyarda
gizli bir aşkın esiri, hastası olmuşum ben...

Kamera; Güven Aynalı Çarşı

ÇANAKKALE İÇİNDE AYNALI ÇARŞI


Yer Çanakkale. O zamanın düşmanları, bu zamanların dostları olan insanlık sürüsüne “ DUR” dendiği yerin kalbinde oturuyorum. Boğazın dalgaları; coşmuş bir delikanlı gibi, sevgiliye koşuyor. Büyük gemiler gelip geçiyor doğudan batıya, batıdan doğuya doğru…

Tam karşımda Gelibolu tepelerine insan eli ile kazınmış büyükçe bir asker resmi ve dalgalanan Türk bayrağı. Hemen yanında Necmettin Halil Onan’ın “ Dur Yolcu” şiiri, asker ve bayrak ile bütünleşmiş. Hangimiz bu mısraları okurken; bayrağa, vatana, askere burun kıvırabilir ki? Bu vatanı sevmiş, bu vatan için elinden gelen hiçbir şeyi esirgememiş insanların torunlarıyız bizler.

En zor olan, Allahın verdiği bir tek canı vade gelmeden vermektir. İşte Çanakkale Savaşı, böyle canların hiçbir karşılık beklemeden, korkmadan, ürkmeden, çelişkiye düşülmeden verildiği önemli yerlerden birisidir.

Şair;

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak
Bir devrin battığı yerdir
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Derken, iliklerine katar titretir insanı; bugün dahi! Ben de şairin yaptığı gibi “Bir devrin battığı” ve vatan kalbimin attığı bu yere geldim. Şimdi şairin tepeye kazılmış sözleri ile karşı karşıyayım. Kuzey rüzgârı bıçak gibi yalarken boğazın delikanlı dalgalarını, sımsıcak bir çay bardağının her nefesinde duyumsuyorum varlığımı.

İsimsiz nice kahraman! Nice insan, topa, mermiye, süngüye göğüs gerdi bu diyarda. Önce deniz savaşı, sonra kara savaşı yaşandı buralarda. Boşu boşuna kanlı sırt, kanlı dere denmedi, bülbüllerin acı acı öttüğü bu tepelere, derelere.

Atalarımız tadamadığı keyfi, süremediği sefayı şimdi ben, bu zamanda tadıyor ve sürüyorum. Lüks gördüğüm sıcak çay, bir nefeslik sigaram ve adeta benle bir olmuş fotoğraf makinem. Tam karşımda Kilit Bahir Kalesi! Çimenlik Kalesi ile aralarına giren boğaza aldırmadan yüzyılların dost bakışlarını yapıyorlar. Çimenlik Kalesi Asya kıtasını beklerken, Kilit Bahir Kalesi Avrupa Kıtasını bekliyor.

İki kale de, şahit oldu buradaki savaşa. İlkönce gösterişli İngiliz, Fransız donanmalarını izlediler. Topların gülleleri, barut kokuları, insan çığlıkları gördüler. Taştan sandığımız kalpleri nice gözyaşı, acı iniltisi çıkardı da, boğazın dalgalarına, topların acı acı patlayışlarına karıştı, kimseler duymadı onları

Neredeyse 100 yıl olacak topların kulakları sağır edici patlamalarının susuşu. Tepelerin, derelerin kanı çoktan kurudu da, kan, kemik, et parçalarının beslediği çiçekler; yüz kere öldü, yüz kere doğdu; şimdi sükûnet dolu bu yerlerde.

Kilit Bahir kalesi gecenin karanlığını delen ışıklar ile aydınlanıyor. Dur Yolcu yazısı ve Mehmetçiği simgeleyen asker resmi de! Eceabat sağ tarafıma kalıyor. Eceabat’tan yayılan ışıklar boğazın dalgaları ile sallanıyor, binlerce ışık demeti olarak boğazın karanlık sularına dalıyorlar. Ve ben sımsıcak çayımı yudumluyorum, sigaramdan çektiğim her nefesten sonra.

Ülkemde iki şehrin imrenesi bir üstünlüğü var. İstanbul ile Çanakkale. Ne efsanesi, ne hikâyeleri biter. Ne de onların âşıkları tükenir. Kim bilir ne sevdalılar göz koydu, uğruna kara sevdalara tutuldu. Bu şehirler kıskanası güzelliği de birlikte yaşarlar. Her ikisi de iki kıtanın, harika bir boğaz ile ayrıldığı yere kurulmuş. Her ikisi de en kanlı savaşları, talanları görmüş. Yaşanan aşkları, çoktan bu diyarları aşmış.

Dünyada kaç şehir, kaç ülke vardır böyle. Oturduğu yerden diğer kıtaya seslenebileceğin, diğer kıtanın hikâyelerini dinleyip, kokularını içine çekeceğin kaç şehir vardır ülkesi bol olan dünyanın!

Asya kıtasında Çanakkale yalı caddesindeyim. Rüzgârın, soğuğun bol olduğu kış zamanındayım. Doğduğum, yaşadığım Avrupa kıtasına tarihin battığı, yeniden başladığı ve belki yeniden batacağı yerlere kıskanası bir mutluluk ile bakıyorum. İçtiğim bir bardak çay, bir nefes sigara lüks geliyor bana.

Daha 70–80 yıl önce yaşamış burada doğmuş, burayı vatan bellemiş diğer milletleri düşlüyorum. Musevi’si, Rum’u, Ermeni’si yaşamışlar bu diyarlarda. Sanatkâr insanlarmış. Burada benim oturduğum bu yerden aynı benim hissettiğim imrenesi mutluluk ile bakıyorlarmış. Onlar da buranın parçası olmuş. Bizim gibi üzülmüş, bizim gibi sevinmiş, bizim gibi sevmişler…

Onlardan kalan son hatıraları kimsesiz taş evleri, dükkânları aradım bir çeşit özlem giderme adına. Kent Müzesinde yaşlı Türklerin anlattığı hikâyeleri videodan izledim ve dinledim. Anladım ki, buranın efendisi Türkler de arıyor, giden dostlarını, sanatkâr komşularını iç çekerek. Anlatıyorlar onların çalışkanlıklarını, cumartesi eğlencelerini, yalı caddesi keyif içinde gülüşmelerini.

Şimdi Çimenlik Kalesi topları suskun ve paslı! Kilit Bahir Kalesi nöbetçileri çoktan terhis olmuş. Çanakkale Aynalı çarşısı, savaşa gidenleri değil, dost olarak gelenleri ağırlıyor artık. Truva atları birken, iki olmuş. Birisi Çanakkale sahilini beklerken, diğeri Çanakkale Müzesini bekliyor.

Yeni gelen, hediye edilen Truva filminin atına yaklaşırken, yine de efsanenin Truva atını hatırlayarak temkinli yaklaştım. Birazdan uyuyacak şehrin kalbini deşecek düşman askerlerinin kokusunu aradım boş şüphelerle…

Boğazın delikanlı dalgalarını, kuzey rüzgârına karşı izlerken; gezdiğim şehitliklerdeki isimler geldi aklıma! Diyarbakırlı Mehmet, Urfalı Ahmet, Samsunlu Hasan, Konyalı Hüseyin, Edirneli Mustafa, İzmirli Ali… Ve bu ülkede doğup da, yarım da olsa herkesin bildiği şarkıyı mırıldanarak; karanlığın bittiği, ışığın başladığı bu yerden Çanakkale Türküsüne kulak verdim.

Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyorum düşmana karşı
Of gençliğim, eyvah!

Neredeyse bir yüzyıl geçti. Toprak yüz kere meyve, sebze, çiçek verdi. Yüz tur attı güneşin etrafından dünya, üzerindeki canlılar ile birlikte. Bu topraklarda bin kere kahır oldu da, üç kere mutluluğun kalıcı kültürü yeşeremedi nedense…

Çanakkale içinde aynalı çarşı, of gençliğim, EYVAH!

Güven



















9 yorum:

Selma Er dedi ki...

yazınız ve fotoğraflar çok anlamlı..
http://selmaer.blogspot.com/2010/03/18-mart-canakkale-zaferinin-yldonumu.html

ege dedi ki...

Gördükleriyle, adeta tarihi yeniden yaşarcasına coşkuyla satırla aktaran coşku dolu yürekten aldığım enerjiyle bende büyük bir coşkuyla haz alarak okudum bu muhteşem yazıyı ve de özlemle. Orada olup bende içime sindirerek o duyguları yaşamayı çok isterdim ve en yakın zamanda gideceğim sevgili Güven. Her zaman ki gibi akıcı ve duyguları şahlandırıcı güzel bir yazı okudum keyfle,duygulanarak, hissederek..Güzel yüreğine sağlık.
Sevgilerimle...

Adsız dedi ki...

cannakalae icinde aynali carsi dedelermin kanlariyla alindi o topraklar. anneannem dul kaldi kactane sehit verdi KASTMONULU unutulur mu...
YAZINIZ COK GUZEL PAYLASTIGINIZ ICIN TESEKKUR EDERIM.ELLERINIZE ,YUREGINIZE SAGLIK...SEVGIYL KALIN
HICRAN

gökçe7 dedi ki...

Bazı yazılarında beritiyorsun ya özel bir yazı,evet o özel yazılardan bir tanesi bu yazı Sevgili Dostum...
Bir iki anımsatma yapamadan duramıyorum .Dostluk ve düşmanlık bu savaşta başka anlamlar da taşıyor.Dünyanın hiçbir yerinde savaşan askerler, savaşa ara; verildiğinde birbirlerinin yaralarını sarma,karşılık oturup sohbet etme hatta fotbol maçı yapma gibi eylemlerde bulunmamışlar.Atatürk boşuna söylememiştir"Onlar bizim evlatlarımız olmuştur" vatan topraklarımıda yatan Anzaklar için.

Teşekkürler Çanakkale'yi bu güzel yazı ile yaşattığın için.Selam ve sevgiler.

KİANA dedi ki...

Can kardeşim; Tarihimizi, yaşananları yer zaman ve mekanları resimleyerek anlatıyorsun ya. Yurdumun tanımadığım hiç bir yeri kalmadı nerdeyse. Hiç bırakma ....
Yazmayı ve resimlemeyi.. Kalemine sağlık...Sevgiler..

Hamiyet dedi ki...

Çanakkale bambaşka bir şehir insan yürürken bile kendini tutamıyor ağlıyor. Gözyaşları dediğin gibi hem hüzünle hem sevinç ve gururla akıyor.

Elimden geldiğince her yıl olmasa bile mutlaka şehitliğimizi ziyaret için, o topraklarda maneviyatı solumak için giderim ve inan arkadaşım o toprağa adım attığım anda içim titremeye başlar. Dedim ya hiç bir yere benzemez orası Çanakkale...

Öyle güzel anlatmışsın ve Fotoğraflarla desteklemişsin ki harika olmuş, sağol varol...
Güzel bir hafta sonu geçirmen dileğiyle...
Selam ile...

bilge dedi ki...

of gençliğim eyvah nice genç bedenler daha çocuk yaştakilerin kanları ile yıkandı bu topraklar tarih kokan resim ler çok güzeldi yazını ister inan ister inanma mubalağa etmiyorum 2 kez okudum ne güzel anlatımdı arkadaşım oraları göremedim müthiş bir eksiklik hissediyorum inşallah ilk fırsatta gezmeyi o tarihi dokuyu görmek istiyorum sevgi ve dostlukla...

ÇOBAN YILDIZI dedi ki...

Güvenciğim, okurken gözlerim doldu ve çok duygulandım.En çok görmek istediğim yerlerin başında geliyor şehitlik. Destan yazmış milletin evladı olmakla ne kadar övünsek az ama buna layık olabiliyor muyuz? I-ııhh.

Sevgilerle arkadaşım.

Arzu dedi ki...

Gelibolu'ya geziye gitmiştik yıllar önce. Oranın son derece mistik bir havası var, insan konuşmaktan bile çekiniyor, susmak kaçınılmaz ve 95 yıl önce kopan kıyametin sesini duymak. Akşam üzeri ziyaretimizi Şehitler Anıtı altındaki müzede sonlandırmıştık. Müzeden çıkan herkes gibi biz de bir köşeye oturup hıçkıra hıçkıra ağlamıştık. Orada yaşadığım duyguları başka hiçbir yerde hissetmedim. Her Türk'ün gitmesi gereken bir yer, Türklüğün kabesi gibi adeta. Birkaç saniye sonra ölümün mutlak olduğunu bildiği halde siperden ileri atılmaktan çekinmeyen askerlerimize karşı şu günlerde utanç içerisindeyim. Herşeyimizle dışa bağımlı, işgal altında bir ülkeyiz. Savaşlar cephede kazanılsa da, işgal her zaman topla tüfekle olmuyormuş. Bir silkelenip kendimize gelebilsek :(