29 Ocak 2010 Cuma

YALNIZLIĞIN ÖĞRETİLERİ

Kamera; Güven - KAYSERİ
Anadolu diyarının, mimari kokan, Türk kokan
şehirleri.
Kamera; Güven ANADOLU YAYLALARI

Güney Ekspres Kayseri'ye yaklaşırken, geniş
yaylalar; yalnızlığınızı alabildiğince besliyor
olacaktır. Treni durdurup inesim
geldi.:)) Bu diyarlarda yaşayan çobanları
kıskandım.
Kamera; Güven Güney Ekspres
Haydarpaşa'dan kalkan Güney Ekspres,
Kurtalan'a doğru gidiyor. Bazen dümdüz,
bazen kıvrılıyoruz. Bazen karanlık
tünellere giriyor, bazen yaylaların
içine yol alıyoruz.

Kamera; Bahadır-Kadıoğlu Otel-Kayseri
Bir yudum çay,bir yudum yalnızlık... Ve
beslenme saati. :))
Sizi yaradanı;ana-babayı ve tabiatı
tam manası ile tanımlanamayan beden
hücreleriyle selamlıyorsunuz. Birden
dünyevi kavga son bulup; evrenin içinde
saate 108 bin km. hızla yol aldığınızın
başdönmesini yaşıyorsunuz...

YALNIZLIĞIN ÖĞRETİLERİ



Nedense yalnızlıktan korkan, çekinen bir toplumuz. İnsanları bir araya toplayan nedenlerin başında daha uygar, daha sanat dolu bir yaşamdan çok; toplumsal birlikteliğin yalnızlığa karşı görünen üstünlüğünün eseri olmalı.

Toplum olarak sosyal bir hayatımız var gibi görünse de inanılmaz gürültülerin, birlikteliklerin içinde yapayalnızları oynarız da; adı yalnızlık olmaz…

İlk insan Âdem yalnızdı ama Âdem’in çocukları, torunları hep bir aile kucaklayışı, gülümsemesi içinde dünyaya geldiler. İlk atamızın yalnız olması mecburiyetti, bizlerin ise yalnız olmaması ayrı bir mecburiyeti getirdi. Bugün doğu bölgelerimizdeki çoğul olma, daha büyük aile görüntüsü verme isteğinin altında yalnızlığın zayıf görünme ihtimalleri yatar.

İnsanın fiziksel üstünlüğüne dayalı, bilgi ve ilim ve şehir üstünlüğünün olmadığı her diyarda; kalabalık önemli bir statü durumu oluşturmaktadır.

Yalnızlık sonradan öğrenilen bilgi ve tecrübeler ile sıkıntı vermekten öte; kendi kendine yetmeyi, güven duymayı ve sağlıklı bir bedenin varlığına ayrı bir teşekkür etmeyi de öğretir insana. Yalnızlıktan korkmaktan çok, yalnız kalamama eksiklerimizi iyi anlamalı. Anlamalı ki, sürüleşen toplumda her devirde çoban-sürü ilişkilerinin yağmacı tartışmalarını yapmayalım.

İnsan canlısı Voltaire bile, “ Yeryüzü, kendileriyle konuşmaya değmeyen insanlarla kaynıyor.” demiştir. İnsanı, toplumu ne kadar severseniz sevin; kendi varlığınızı sevip beslemediğiniz, korumadığınız sürece; ihanete, saldırıya, bin bir türlü acılara katlanmaya hazırlanmamız gerekecek. Ve bizler aynı bildik türküyü söyleyeceğiz; “ Arkamdan vuruldum. Aldatıldım. Değmezmiş” gibi…

Konuşmalarımızı 10-15 kelimeye indirdiğimiz büyük kültür ülkesinde gel de sosyalliğin erdemini yaşa. Yaşayamazsın. Toplum içindeki alışılmışlığı bir kalemde silemezsin. Ve silmeye kalkarken duyacağımız acıların en yakından batırılan tanıdık eller tarafından yapıldığını da kınayamazın. İşte bu yüzden toplumu ne kadar çok severseniz sevin; beslenmek, arınmak ve kendine gelmek adına; yalnızlığın harika doğumevine gitmeliyiz. Her gün uykudan uyanıp, tekrar ve tekrar doğar gibi; yalnızlığın doğumevinde yeniden doğmalıyız. Üstelik pahalı da, masraflı da değildir yalnızlığın harika paylaşımları.

Gezdiğim, gördüğüm ve dinlediğim birçok ilişkinin, birlikteliğin sonu hüsranla bitmiştir. Sosyalliği, paylaşımları ve sırları; saklama gibi özel kültürlere sahip olmadığımız için, birlikteliğin birbirine yaslanmış dostları; bir gün inanılmaz bir öfkenin, kıskançlığın, sinsiliğin girdabını oluştururlar. Ve bu girdap da en masumlar bile yok olmaya mahkûmdur…

Sosyal olmak diğer insanlar ile bilinçli bir şekilde beraber olunuyor ve yapılan tercihler çok yönlü düşünülerek veriliyorsa; o sosyalliğin kötü ve eksik bir tarafı yoktur. Sosyal olmanın gürültüsünü, paylaşımlarını ve birbirine ihtiyaç olma isteklerini de yalnızlığın aralığı ile sağlayabiliriz. Sürekli olan birlikteliklerin eksik olan parçaları; yalnızlığın harika onarımı ile tamamlanır. Yalnızlık korkulan değil; akıllı ve yorulmuş olan canlıyı; sürekli yenileyen, taze tutan bir yardımcıdır.

Birbirine acılar, sevinçler, sırlar aktarmış bir sürü insan topluluğu içinde daha ilk yağmurda, fırtınada dostluğun tüm bilinen yanlarını derelere akıttıklarını hüzünle seyrettim. Hüzünle dinledim birbirileri için akıttıkları zehirleri. Ve panzehir olacak birliktelikleri nasıl kaçırdıklarına tanık oldum.

Yalnızlığı bir utanç, gariplik görenleri acilen uyarmak isterim! Yalnızlık, toplumu, insanı reddetmek değil; asıl olan önemli insanı; kendimizi daha erdemli, daha yararlı, cesur, güvenen durumuna getirmektir.

Şehri Tekirdağ’ımızın kordon boyunda dostlar, arkadaşlar, sevgili ve eş-çocuklar ile dolaşmak oldukça güzeldir. Faydalıdır da. Günün her saati farklı ışık gösterileri de izlersiniz biraz dikkatli olunca. Ama aynı güzellikleri yalnızlığın dinlence yürüyüşü zamanında da yapabilir, kendi kalbinizi kendi zaman saati içinde dinleyebilir, gözlemlerinizi, beyin sörflerinizi harika bir eğlencenin içine sokabilir siniz…

Oldukça sosyal geçen çocukluğumun yanında yalnızlığımın güzel anılarını da dün gibi hatırlarım. Dut ağacının üstüne kurmuş olduğum naylon kulübeyi, gülfidanları içinde yapmış olduğum samandan kulübeyi yalnızlığımı beslemek, güçlendirmek ve tekrar ayrı bir güç, sevinç içinde arkadaşlarıma dönebilmek için yapmıştım. Arkadaşlarım ile bol oyunlu, bol gürültülü geçen zamanların yorgunluğunu bana ait özel köşelerde; inanılmaz bir üstünlüğün övüncü ile atardım.

Yalnızlık, ihanet etmez. Sizi arkadan hançerlemez. Sizi atlatmaz, kandırmaz. Petrarca der ki;

Yalnız bir yaşamı sürekli aradım.
Dere, tarla ve orman tanıktır bana.
Işığın yolunu bulmamda yararı dokunmayan,
O budala kafalardan kaçarak.

Bilginin erdemine ve gerçek sevginin kalıcı olduğunun inancına varanlar; aynı zamanda yalnızlığın da soylu çağrısına kulak veriyorlar. Tıpkı ustalar ustası Schopenhauer’in dediği gibi;


“ Mutluluğa ulaşmak için büyük çevrede, zevk ve sefa içinde yaşamaktan daha yanlış bir yol yoktur; Çünkü bu yol sefil varlığımızı zevk, haz ve eğlencenin bir sonucuna dönüştürür; bu durumda hayal kırıklığı da eksik olmaz; birbirine karşılıklı yalan söylemek de bu yaşama zorunlu olarak eşlik eder.”


Güven

4 yorum:

ege dedi ki...

Merhaba sevgili Güven...Yalnızlık
adına yazdığınız yazılara tamamen katılıyorum ve size ruh ikizim diyorum... yazdıklarınızı fikir düşüncelerinizi yaşadığınızı var sayarak size imreniyorum.. Niye mi?
Çocukluğumdan beri özgürlüğümü arıyorum ama kelepçeli gibi bağlıyım. Bir yere kımıldıyamıyorum.Etrafım, önümü set gibi çevirmiş insanlarla engellerle dolu onları aşamıyorum..
Çevrem kalabalık ama dünyada tek başına gibi yalnızım san ki..Ne rahatca oturup sukunet içinde yazabiliyor ne de okuyabiliyorum..Beni anlamıyan ayrı dilleri konuşan bir sürü insan..İşte onun için size özeniyorum..Kaldı ki ben dünyayı görmek isteyen ve de yalnız kalmayı,özgürlüğü tatmak istiyorum..
Çalışıp maddi özgürlüğümü kazanmışım ama sınırları aşamıyorum...yazdıklarınız için sizi kutlarım.Bunları yazmamın sebebi yalnızlık adına yazdıkların ne kadar doğru olduğunu söylemek istedim.. Çok teşekkürler sevgili Güven yazılarını okumak çok keyifli sağlıkla, sevgiyle kal..

bilge dedi ki...

güven yine güzel resimler yine düşündürücü bir yazı emeğine sağlık o resimde görünen karlı dağ erciyes değilmi?sevgi ve dostlukla...

Guven dedi ki...

Sevgili Egeciğim; sanırım hayatımızı anlamlı ve anlamsız kılan; bağlılıklar hep var olacak.Öyle ki; bu topraklarda kültür haline,huzur haline,sanat haline dönüşülecek her çalışma engellenmiş. Sanki bu toprakların insanları lanetlenmiş gibi. :)) Ama elbet öyle değil! Zinciri zorla kıranlar ve imkanlarını yaşarken,günü koklarken, solurken, güne dokunurken; yaşayanlar çok da az olsa var.

Egeciğim,doğrusu övgülerin adına teşekkür ederim.Bende bana sağlanan imkanların ruhuma "hadi hazır ol" diyen sesin yardımıyla çok mutevazı olarak geziyorum.

Gönül ister ki; ben bir gezgin olayım.:)) Gönül ister ki yüksek bir tepede, taş bir kulübede, yaşlı çınar ağaçlarının altından dostların tüten kahvelerine bakayım:))

Ben bir ova çocuğu olduğum halde ; neden tepelere taşlara, ahşaplara tırmanmaya çalışırım ; bunu anlıyamıyorum...

Guven dedi ki...

Evet Bilgeciğim fotoğrafta görünen yer; Başı dumanlı Erciyes Dağı. Ne soylu, ne görkemli değil mi? :))

Sevgiler