9 Aralık 2009 Çarşamba

GÜLEN ADAM



Kamera; Güven ALAÇATI-ÇEŞME
Deniz ve rüzgar, insan zakası ve emeği ile
çılgın bir duygu akışı yapıyordu.
Ve ben, onları izliyor,kendi sessiz çılgın,
sörfümü yapıyordum...
Posted by Picasa


GÜLEN ADAM


Gün, inceden inceye aydınlanırken yürüyordum geceden kalan sessizliğin caddelerinde. Şafak sökerken sahile yaklaşıyordum. O da ne! Şehrimizin gülen ve hiçbir zaman yerinde durmayan adamı da benim gibi erkenciydi. O da şafak zamanı, caddelerin sessizliğinde hem konuşup, hem gülmeyi seviyordu. O dışa güler, konuşurken; ben içe gülüyor, içe konuşuyordum…

Şafak Vakti sessizliği; gece ile gündüzü incecik bir çizgi ile ayırıyor. Tıpkı birazdan başlayacak olan seslerin, sessizlik ile arasındaki incecik çizgi gibi!

Nasıl olduysa oldu bu gülen adam; askerden sonra karaya vurmuş balık gibi olmuş. O günden bugüne; sürekli güler ve kendi kendine konuşur. Tanrısal terazide insanlık tartılsa; bu adam en günahsız çıkar. Gülüyor, kendince bir şeylerin irdelemesini yapıyor. Kimselere zarar-ziyan vermeden; o gezen ve gülen bir adam…

Gülen Adam, insan olan insanların vefasızlığını, unutkanlığını, yüksek soylu düşüncelerini eliyle itmiş, bu benim hayatım; ben böyle de yaşar keyif alırım; siz sürekli ağlarken, ben gülerim der gibiydi. Ben caddenin beri tarafında o öteki tarafta yürüyordu. Sağ eliyle yan tarafında bulunan ağaçlara “hadi oradan” der gibi bir şeyler dedi ve yürümesine, gülmesine ara vermeden kaldırımda ilerledi. Sanırım ağaçları insanlara benzetti. Durağan halde bulunan MİSKİN insanlara ; “hadi oradan, ne durursunuz öyle miskin bir şekilde.” demek istedi! Ama bilmezdi ki ağaçlar insan miskinliği taşımazlar. Onlar durdukları yerde yürürler, yükselirler…

Karşıki kaldırıma geçerken gülen adamla yollarımız kesişti. Yola tükürmeye kıyamadığım tükürüğümü ilk çöp kutusuna gidene kadar tutmaya çalışırken gülen adam bana seslendi;

“ Günaydın ağabeyciğim.” dedi. Öyle bir içtenlik, öyle bir samimiyet vardı ki, sanırsınız dünyanın iki son insanı karşı karşıya gelmiş de, özlenen “Günaydın” ı yapmıştı… Ağzımdaki tükürüğe rağmen; günaydına benzemeyen ama gerçekten de içten bir boğuk “günaydın” kelimesini bende olan yolladım. Gülen Adam ikinci sözünü söyledi;
“İşlerin nasıl, sen nasılsın?” ardından da; “ İşler düzelecek mi?” Tanrım bu adam, bu gülen insan; sudan çıkmış kendi halinde sürekli dolaşan canlı; hayatı içinde olan, biz soylu insanlardan daha insan, daha sorumlu bir sorgulamayı hiçbir telaşa, koşula bağlamadan soruyordu. Alacağı cevabı beklemeden, hiçbir minnet duygusunu talep etmeden yoluna devam ediyor, yine kendi yorumunu, kendi güzel yüzüyle gülüşlerle süslüyordu. Onun hal hatır sormasına, ekonominin raydan çıkmış ve düzelme olasılığının irdelemesine karşın; ben, tükürüğümü ne yutabiliyor, ne de yere atabiliyordum. Yine boğuk bir “ çok şükür” diye bildim. Sanırım, bendenizin ağzını açmadan konuşmasına bir anlam verememiştir. Ama o böyle şeyleri takıntı yapmadığı için geldiği gibi amaçsız yolun gülen adımı olarak gitti.

Sürekli duymaya alıştığımız “ Günaydın, işler ne âlemde, nasılsın” sözleri bizleri tatmin etmezken, kendi halinde, karaya vurmuş bir adamın gülerek ve de hiç beklentisiz sorması; derin bir anlam hatırlatması yaptı. Sözlerimizi oluşturan kelimeleri ne kadar çok üzmüş, anlamlarından öte anlamlandırmışız! Meğer akıl ve teknoloji ile süslediğimiz bedenlerimiz, evlerimiz, işyerlerimiz yapaylığa, unutkanlığa giden bir yolculukmuş. İlerledikçe yükseldikçe bir şeyler kaybediyoruz…

Gülen adam kendi yoluna ilerlerken, ben de sahile yaklaşıyordum. O gülerken ben düşünüyordum. Nedense, filozof Nietzsche’nin Ağaç Dikmek ile ilgili anlatımı geldi aklıma. Nietzsche ne der bu konuda;

“ Zerdüşt, bir delikanlının kendisinden çekindiğini gördü. Genç bir ağaca yaslanmış yorgun bir bakışla vadiyi seyrediyordu. Zerdüşt, delikanlının yanındaki ağacı tuttu ve şöyle konuştu;
“ Bu ağacı ellerimle sallamak istesem bunu yapamam. Fakat bizim göremediğimiz rüzgâr, onu sallar ve istediği tarafa eğer. Biz en çok, görünmeyen eller tarafından eğilir ve yoğruluruz.”

Delikanlı şaşkınlıkla ayağa kalktı ve “Zerdüşt’ün sesini işitiyorum, ben de onu düşünüyorum.” dedi. Zerdüşt şu cevabı verdi;

“ Öyleyse ne korkuyorsun? İnsanın hali bu ağaç gibidir. Yükseklere ve aydınlıklara çıkmak istediği oranda kökleri toprağa; aşağıya, karanlığa, derine ve kötülüğü dalar!”

“Evet, kötülüğe” dedi delikanlı. “Benim ruhumu nasıl oluyor da keşfediyorsun?” Zerdüşt gülümsedi ve “Bazı ruhlar hiç keşfedilmez. Onları ilk bulan biz olsak da,” dedi.

Bu düşünceler arasında sahile geldim. Barış Parkına ilerlerken doğu yönündeki kapkara bulutlar ile günün aydınlık sarısının mücadele ettiğine tanık oldum. Deniz pırıltılar içinde öylesine sakin bir mavilik içindeydi. Ufkun bittiği güney yönünde, deniz ile gök bir olmuş, gri, mavi ve beyaz bulutlar ayrı bir panorama oluşturmuştu.

Tıpkı gülen adamla kesişen yolumuz gibi; yürüyüş arkadaşım Hüseyin Bey ile yolumuz kesildi. Ben de gülen adamın bana hediye ettiği enerji ile “ Günaydın Ağabeyciğim” dedim; her günkünden biraz farklı ve içten, gülen adamın ki gibi…



Güven











4 yorum:

çoban yıldızı dedi ki...

İstanbul'a ilk geldiğim zamanlarda Beyoğlu İstiklal Cad. de geziyorum; karşıdan acayip bir çığlık.Arkadaşlar hemen uyardı, aman korkma! Adı "Korkutucu" dediler.Sessizce yaklaşıp olanca kuvvetiyle bağırıyor.Ama nasıl bir bağırmak, caddenin sonundan bile duyuluyor ve kalabalığın ortası hemen yarılıyor.Kaçışan insanlar :))Yüzünü bir görmelisin.Kırmızı kırmızı yanaklar ve güleç bir yüz.Paylaçonun naturel hali;çok sevimli.Nasıl eğleniyor, nasıl gülüyor.Hep düşünürüm bir insanın deliliğe giden serüvenini.Aslında bizlerin mi, onların mı daha normal oldukları dünya alemini düşününce tartışma konusu yapılabilir değil mi :))

Guven dedi ki...

:)) Gerçekten de tartışma konusu yapıla bilinir... Akıllı olanlar niye bu kadar mutsuz,niye aklın mutluluğa giden yolunu bulmuyorlar diye tartışıla bilinir. :)) Sanırım, bu tartışmalar yıllarca uzayıp giderken, yine dışarıda olan deliler; mutlu mutlu dolaşırlar. .))

Saygılarımla

rhr dedi ki...

Alaçatı'ya ilk gittiğimde bomboş tepeler, sahilde sadece bir çardak, minik bir çayocağı vardı.Akşamüstleri Ilıca'dan Alaçatı'ya yürüyüş yaparak gider; sabahları ise buz gibi suyu var diye uğramazdık..

destiny dedi ki...

Alaçatı,Ilıca ve Çeşme...
Çocukluğumdan beri en sevdiğim yerler..Alaçatı son yıllardaki değişimi ve taş evleriyle İstanbulluların ilgi odağı oldu.
Bir surf merkezi oluşu da popularitesinde diğer etken.
.......
Ve yükselmek/aydınlanmak isteyenin kökleri karanlığa iner sözüne yürekten katılıyorum:-)