7 Aralık 2009 Pazartesi

GANOS ZİRVESİ


                        Kamera; Güven
                   GANOS ZİRVESİ ve KAMP ATEŞİ

Posted by Picasa
                        Kamera; Güven
                          GANOS DAĞLARINDAN MARMARA ADALARINA BAKIŞ


Posted by Picasa
                                   Gons zirvesindeyaktığımız kamp ateşi,
                                  küçük kuru odunlar ile beslenmek istiyor.
                                  Biz kamp ateşini beslerken,birazdan kamp
                                  ateşi de bizi besleyecek...


Kamera; Güven  Yaşlı Meşe
Ganosların zirvesine çıkarken yolda rast geldik ona.
Yukarılara çıktıkça artan esinti; büyülü tepelerin
türküsünü yaşlı meşe ile birlikte söylüyordu.



Kamera; Aziz  Bey
Dostum Yunus ile el yapımı,göz nuru şarabını
yudumladık. Havaya kalkan kadehler; tabiata teşekkür
içindi. Bize bu güzel diyarlara gelme fırsatı veren
tabiata minnetarım.Ben bu diyarların hastasıyam...


Kamera; Yunus
Sevgili hocamız,fıkraların,şiirlerin yüzlerce çocuğun
gönül dostu Aziz Bey. Zirvede kamp ateşini
yakacağımız yerin seçim telaşı içindeyiz :))


DAĞLAR ve İNSANLAR

İnsanlığı ve insanları ne kadar çok seviyorsam, tabiatın dağlarını, tepelerini de o kadar çok seviyorum. İnsanlar ve tabiatın dağları arasında seçim yapma zorunluluğu doğsa; dağları, o ulu, rüzgârlı tepeleri seçerdim.

Tabiatın dağları, rüzgârlı tepeleri; soylu ve seçkin insanlardan, insanlıktan çok önceleri vardı. Milyarlık döngünün milyar yaşındaki oluşumları; inanılmaz bir geçmişe sahiptirler. Bu geçmiş ile övünmeye, bu geçmiş anlatılmaya kalksalar; insan ömrü yetmez.


Gazetemizin yazarlarından Zeki Varan ve Yaşar Ergene’nin gezi kültürü, tarih ve sosyal bilince yaptıkları katkı beni kıskandırmış olup; bendeniz de en yakın yer olan Ganos Dağlarının zirvesine çıktım. Kamp ateşi, bir kez içinizde yanmaya başlamasın! İçin için yanar, dağların rüzgârlı tepelerini, gizemli hikâyelerini aramaya başlarsınız. Yükseklerden bakarsınız denize, kış uykusuna yatmış meşe ağaçlarına ve mevsim ayırt etmez çamların güzel yaşamlarına…

Tekirdağ şehrimiz için bir şans olan Ganos (Işıklar) Dağları, doğru anlaşılır ve korunursa, turizm adına inanılmaz gelişmelere, sosyal ve ekonomik hayatın büyük değişimine yardımcı olacaktır. Denize bakan tepelerin türküsü, bizden çok öte. Kimi yanık, kimi coşkulu nameler söylüyorlar. Yamaç paraşütünün yanında ideal bir yürüyüş spor alanlarına gelecek olan insanları sabırla bekliyorlar. Tekirdağ Yeni Köy’den başlayacak ve Şarköy’e kadar sürecek dağların tepelerinde ve uğrak yeri olan köylerde; gecikmiş insan ve insanlığa verecek çok şeyler vardır…

5 Aralık zamanın kış ayı olduğunu söylese de, kamp ateşi ruhumuz önceden yapılmış plana göre hareket etmemizi sağladı. Ben ve Yunus ve Aziz Hoca ile birlikte yine yollara düştük. Bu sefer Dağların denize bakan tarafından değil de, kuzeye bakan tarafından yaklaştık. Hangi taraftan giderseniz gidin; Dağlar, çılgın bir güzelliği nazik bir davetiye ile yapıyor. Ormanlı Köyünü geçip, dağların zirvesine doğru kıvrıldık, kıvrılan yollar gibi. Güzel bir kış günüydü. Gün güneşin hoşça kal dediği akşam zamanlarını gösteriyordu. Telaşımız ondandı ki, çıkacağımız zirvenin nasıl bir yer olduğunu ve bize gece için kucak açıp açmayacağının dayanılmaz merakı içindeydik.

Ganos Dağının zirvesi olan 940 metrelerde gün batmadan önce son bir gösteri yapılıyordu. Gösteriye tanık olurken, yüce yaratanın insana sunduğu daha birçoğunu tanımlayamadığımız, anlayamadığımız güzellikleri görüyorsunuz. Marmara Denizi büyük bir sükût içindeydi. Adalar elinizin uzanacağı yakınlığa gelmiş gibiydi. Büyük gemiler her zamanki gibi, ülke sınırlarımız içinden, diğer ülkelere doğru yüzüyorlardı. Zirve, rüzgârıyla geceye doğru hızla yaklaşıyordu. Ama dayanılmaz görüntünün görüntüleyicisi olmaktan da vazgeçmedik. Kamp ateşi ruhunun en belirleyici göstergelerinden birisi de, fotoğraf makinenizi elinizden düşürmeyişinizdir.

Zirveye insanlık çok gelse de, biz ilk kez geliyorduk. Nerede hangi bölgesinde konaklayalım telaşına düştük. Çünkü güzelliklerin içinde, tam neresinde olacağınızın kararsızlığını, yüksek oksijenin sizi sarhoş etmesi ile daha bir karıştırıyorsunuz.

Günün batmasına yarım saatlik bir zaman vardı. Rüzgârın esintisini, zirvenin da gece daha bir soğuk olacağının hesabını yaptık. Ve küçük bir vadi olan yere indik. Kuzeyimiz yamaç ve yamacın kış uykusuna yatmış meşe ağaçları ile korunuyordu. Buralarda sıkça ağaç kesimi ve yerine yenilerinin gençleştirmesi yüzünden, yaşlı ağaç yok gibiydi. Fakat çadırlarımızı kurduğumuz küçük vadinin içinde tam bir piramit görünümünde yaşlı bir meşe duruyordu. Sanırdınız ki, bu vadinin ve yamaçların efendisi o! Ve biz de ona “Koca Meşe” adını verdik. Belli ki bizden çok daha yaşlıydı. Muhtemelen 80–100 yaşlarındaydı.

Kamp ateşi ruhunuz ancak yanacak bir kamp ateşiyle rahatlar ve o sıcak çıtırtıların içinde, geçmiş ve geleceğe uzanan bir minnet kapısı açılır size. Yunus gibi bir kamp arkadaşınız varsa; asla ama asla korkmayın. Biz vadinin, görüntünün dayanılmaz çekiciliği içinde sarhoş gezintiler, çekimler yaparken; Yunus çadırları kurmaya başlamıştı bile. Çok kısa zamanda üç çadır kuruldu. Ve gece için yanacak ateşimiz için kuru ve işe yaramaz odunlar toplandı.

Gün sona ererken kamp ateşimiz kendi dönüşümü içinde bir kez de bizim için yanmaya başladı. Bizim topladığımız ve yamaçların meşelerinin kuru odunları bir kez de bizim için kendi türküsünü söylemeye başladı. Alevler ve duman; vadinin içinden göğe yükselirken, Yunus ve Aziz Hoca küçük masamızı donatmaya başlamıştı. On parmağın on yeteneği Yunus, kendi yaptığı beyaz ve kırmızı şarapları başköşeye koydu. Kamp ateşinin envanterinde kayıtlı üç kadehimiz bizim için masaya konuldu. Geçmişe saygı, nine ve dedelerimizden kalan bir anıyı anma adına da; fenerimizi yaktık. Geçmişin gazı; ninelerimizin, dedelerimizin kokusunu taşıyordu bize.

Aziz Hoca, ellerini göğe kaldırır ve nihayetsiz şükürler ederken, gece ve ateş bizim için bir şeyler anlatıyordu. Dünya ile olan bağlantımız küçük bir radyo ile kurulmuş, akşam yekelerimizi yudumluyorduk. Malın ve insanlığın bini bir para olduğu zamanlarda soframıza ve ateşimize ve on para olan çadırlarımıza bakıp, zenginliğimize minnet duyduk. Var olanı, olmayanı, onun ve onun olmayanı irdelemenin korkunç ihtiraslarına girmek yerine, tabiatın milyar yaşındaki tepelerinde, onla birlikte söylenecek türkünün içinde olmanın amatör keyfini yaşadık.

Dağların zirvesi ve yamaçların meşeleri bize neler sunmadı ki! Ateş sundular. Sohbet, sıcaklık sundular. Közlenmiş biber, patlıcan sundular. Şarap, sevgi, aşk, dinlence, sükût, gülüşler sundular.

Gece güne ilerlerken, 5 Aralığın 6 Aralığa dönüştüğü zamanda ben de çadırımın bana ait olan köşesinde ölümlü bedenin, tekrar yaşama dönecek törenine geçtim. Yaşarken ölmüş, ölüyken dirilme zamanına adanmıştım. Ve gün şafak zamanını işaret ederken; dağların zirvesi tüm güzelliklerini puslu ve sisli bir gizem içinde sunuyordu bize. Dünkü güzel hava gitmiş, şimdi neşeyi pus ve sisler arasına gizlemiş bir zirve kalmıştı geriye. Göz gözü görmüyor, ses sesi işitmiyordu.

Dağların zirvesi bir saatte değişecek sürprizleri her an sunabilir ve sizi test edebilir! Öyle ki, bu diyarlarda testten geçemeyen tazecik bedenler, daha nice öğrenimi görmek yerine, sislerin, pusların ardında yok olmuş. Güneşli bir günün sonunda, gecenin bembeyaz karı ile tanışabilir şaşkın bakışlar ardına dalabiliriniz. 5 Mart gününü ve gecesini bahar akşamı yaşarken, 6 Mart gününü kış olarak yaşadık. Plan ve program ters yüz olsa bile, tabiatın yapmış olduğu gibi; sabır ve sükût içine girdik. Biliyorduk ki, bu dağların, tepelerin yürüyüşü, kamp ateşi hiç bitmez…

Dağlar ve insanlar dostturlar. İnsan medeniyet yolculuğunda ovalara, kıyılara inse de, canavarlaşan diğer insan korkusu ile dağlara sığınmış, yine insanlığın neslini dağların vadilerinde, mağaralarında saklamıştır.
Biz insanlar, yaşlı bilge dağlara çok şeyler borçluyuz. Onları minnetle anar, temiz ve soylu insan elleriyle korurken, oralara konuk olup, kamp ateşi ruhunu yaktığımızda, umuyorum ki dağlara, o heybetli güzelliklere, onların ağaçlarına zarar vermeyiz. Dağların insana ve insanlığa sunduğu binlerce nimet adına; biz oralara pisliklerimizi bırakmaz, tekrar gelmek umuduyla, temiz bir kalp ve çevre inancıyla ayrılırız. Ve ayrılırken koca meşeye, yamaçta uyuyan genç meşe ağaçlarına, zirvenin rüzgârına;

“ Biz yine geleceğiz hoş kalın” derken hüzünleri, puslu havanın haşin rüzgârını, birikmiş beden kirlerini, temizlik aşkı ile yanıp yakaran tabiata bıraktık ve ayın puslu havanın diğer kaybolmuşları gibi bizlerde yolumuzun medeniyete olan ayak izlerini takip ederek kaybolduk.

Bir gün Ganosların zirvesine yolu düşenler, o zirvelerin bekçilerine selam ola desinler. Ve bilsinler ki, bizi biz eden dağların, bekçileri sıcak sözlüleriyle, sımsıcak çaylarıyla hep oradalar. Tıpkı yaşlı dağlar, koca meşe ve kamp ateşi ile yanan biz insanlar gibi…


Güven

6 yorum:

çoban yıldızı dedi ki...

Tabiatın olağaüstü güzelliğinin karşısında biz ölümlülerin ihtirasları,üzüntüleri,beklentileri ne kadar boş ve anlamsız kalıyor.Ne hissedersek hissedelim devran dönüyor ve yeni bir gün doğuyor.Hayat devam ediyor.

Guven dedi ki...

Dokunulmaz sanan bedenlerimizin ölümlü olan bizin,ölümsüz iç hesaplamalarımızın ardından,bizi biz edecek irdelemelerin az oluşuna yanaram...

Canavarlaşmaya başlayan"ben" sıkça tabiata teslim edilmeli.Bazen azgın denizlerin dalgalarında, bazen ulu tepelerin zirvelerinde ve bazen gür ormanların arasında gizlenmiş bir mağarada; insan,kendi benini sınamalı... :))

Ve insan ölümlü bedeni ölümsüz bir ruh ile taçlandırmış mütevazı insan, tekrar sosyal hayata döndüğünde; kızacak şeylerin azaldığını görmesi; ne hoş :))

çoban yıldızı dedi ki...

Senin adına gerçekten çok sevindim.Bu tür imkanları bulabiliyor yada yaratabiliyor olman ne güzel. Benim İstanbul gibi bir yerde; belki yerde önemli değil de ufacık bir pıtırcığımın olması bu tür gereksinmelerimi gidermeyi imkansız hale getiriyor.Ancak yazları, anneannemizin yazlığında ana-kız serserilik yapabiliyoruz:)) Darısı sonraki senelerin başına.

Sevgilerimle.

Guven dedi ki...

Çok küçük imkanlar; küçük damlaların minnet duyulacak yaşamsal destekleri...Yapabilme ihtimallerini,insandan,doğadan,sanattan yana yapma düşüncesini severem ben. Hani uçsuz bucaksız mazeretlerin peşine takılıp gidmek yerine; bize düşen fedakarlığı yapıp, rüzgarın,dağın,tepenin doğallığı içine girmeyi severem. :))

Harika bir ülkenin başdöndürücü toprakları,tarihi,coğrafyası üzerinde; daha da demeden edemiyor ben! Edemiyor... Fakat bizden önceki kuşakların nasıl da yorgun,bitkin ve çeresizlik içinde çare olmaya çalışmalarını da okuyup dinleyince; şanslı sanılan biz soylu gençliğin,nasıl da şanssız bir uykuya çekilip uyutulduğumuzu da hüzünle algılıyor ben :))

Küçük pıtırcığın güzel kokuları; şimdilik tarih,coğrafya,felsefe,dağ-tepe,orman oluyordur sana. Sarılmak ve koklamak ve içe çekmek güzel oluyor; masum küçük yaratıkları:))

çoban yıldızı dedi ki...

Hem de nasıl Güven, hem de nasılll ! "Koklamaya doyamam benim güzel manolyam" :))

Guven dedi ki...

Masum olan tüm güzelliklere selam ola.:)) Bazen tertemiz olan dünyanın kirlenmiş sahnelerinde seyrettiğim tiyatroya şaşar kalırım. Ve tüm kirli oyunlara rağmen hiç ummadığın bir yerde, hiç ummadığın kültürde bir insanın masumiyetine için için yanar; ağlayamamanın gerilimini yaşarım...

Bol bol kokla Zühreciğim. Annelerin içgüdüsel koklaması, akıl ile birleşince daha da bir anlamlı oluyor. :))