14 Aralık 2009 Pazartesi

DEVİNİM


Kamera; Güven  POLONEZKÖY


 LUDWİK PANSİYON
Pansiyonu işleten Ludwik 5.kuşak Polonyalı. Hani
bazı insanlar ile on yıl birlikte olur; bir arpa boyu yol
alamazsınız... Ludwik ile bir gecede çok yol
almışa benzedik. 40 yaşında olan genç adam;
yaşadığı eğri evliliğin acılarını hâla yaşasa da,
çalışarak terapi bulmaya çalışıyor.
Posted by Picasa



Kamera; Güven  POLONEZKÖY
Ludwik Pansiyonun ahşap binalarından birisi. Eski bir mekan.
1930 yıllarda Mustafa Kemal dinlenmek amacıyla bir kaç saat
geçirmiş bu binada.
Ahşabın ve taşın hastası olan bendeniz de, bu binada kaldı.:))
Koşulsuz her oluşumun tabi bir güzelliği olur. Gün ve gece
yağmur dolu bulutlar tarfından istila edilse bile; kendi hediyesini
verdi bize...


Kamera; Güven  POLONEZKÖY
Polonezköy'in meydan girişinde küçük bir park alanı var.
Yıllar önce Polonya'dan gelen ağaç ustası, bu meydana
kendince birşeyler yapmak istemiş. O birşeylerin emeği de
sanata dönüşmüş. Gülmeyi unutmuş bizlere inat; bu heykeller
gülüyor. Hem de ; kıs kıs... :))



Kamera; Metin
Ludwik Pansiyon gece faslında; Ludwik ile kayıp yılları
tamamlarcasına, aç olan dostluğun dumanını tüttürdük..))



Kamera; Güven  SİYAH KELEBEKLER GURUBU

Yolunuz Polonezköy'e düşer ve Ludwik Pansiyona uğrarsanız;
günlerden cumartesi ve gece de oradaysanız; Siyah Kelebekler
paslanmış tüm nöronlarınızı temizleyecektir... :))

DEVİNİM


Aklımda kaldığı kadarıyla Alman bir filozofun Aforizmalar kitabında biz insanlığa bir seslenişi vardı. “İnsan devinim halinde olmalı, durağan halden kurtulmalı, devinime teslim olmalı.” diye algıladığım sözün inanmış olanı olarak “ Devinim” diyip yine yollara düştüm. Tabi ki yanımda da yılların gezgin arkadaşı Metin vardı.


Bir kış günü ve yağmur, pus; gezgin olmayanları korkutacak haldeyken çıkmış olduğumuz yolculuk; her zaman ki gibi heyecan taşıyordu. Hiçbir gezgin heyecan taşımadan kendi yolunun yolculuğuna çıkamaz. Gezgin, çocukça heyecana, öğrenime, öğretilere aç olandır. Gezgin önce kendini, kendi değerlerini ve ülkesini tanıyan, irdeleyendir. Bu kadar sözden sonra biz de ülkemizin ulaşılmayan diyarlarına değil, her kez tarafından bilinen diyarlarına gittik.


İnsanlığın, bahar ve yaz aylarında aktığı Şile ve Polonez köy’e biz; kış ayında, bir arılık ayında geldik. Sevdalı olduğum İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki Şile, ilk durağımız oldu. Coşmuş dalgaların devasa yükselişinde, puslu yağmurun rüzgâr ile bedenlere değdiği zamanda oradaydık. Gösterişli kayaların kıyıya yakın olduğu Şile, deniz ile kayaların dansını yapıyordu. Bu dans, insanoğlu için ölümcül olabilirken, kayalar ve deniz için görülmeye değerdi.


Karadeniz’in Şile kıyılarında söylediği türkü; yaz gününün türküsü değildi. Bu türkü kış gününün, yalnız kalmış kayaları ile yalnız insanlarının buluşma töreninin türküsüydü. Ve biz bu türkünün bestelendiği, seslendirildiği diyarın, sessiz tarafındaydık. Söyleyecek bir şey bulamıyor, devasa dalgaların, devasa kayaları aşmak istemesine ilk aşamada anlam veremiyorduk. Ama bir anlamı vardı bu işin! Anlamsız, manasız olmayan bir dünyada, her şeyi insana göre anlamlandırdığımızı zannettiğimiz dünyada; tabiatın kendi anlamlandırdığı türküyü büyülenmiş olarak izledik.


Şile kıyılarına tekrar gelmek umuduyla teşekkür edip, Polonez köy’e geldik. Evlerin ağaçlar, bitkiler içinde kaybolduğu yere yine kış yağmuru içinde ulaştık. Kültürlerin başka kültürlere aktığı ve kendi ismini Polonyalı güzel, çalışkan insanlardan aldığı yer; artık kendi yarattığı kültüre veda ediyordu. Evet, burada bir Polonyalı kültürü var edilmiş; çalışkan, neşeli, vefa bilirliği olan insanlar gelmiş geçmiş olan bu güzel köyde; her geçen azalan Polonyalı insanların 25,30 hanesinin fertleriyle kucaklaştık.


Cafe Polonez’e uğrayıp Jozef’in tostunu yedik, çayını içtik. Çay tadında kısa zamanda sohbetin demine indik. Her nefeste insan kokan çay, yine insan kokan eski evin, eski hatıraları içinde bugünün sentezini yaptık.


Polonez köy, hâla yeşilin diyarı sayılabilir. Her ev, doğanın yüce yaratanına bir borç ödeyiş içinde teslim olmuştu, ağaçların, çiçeklerin yükselişine. Evler, belli ki insan sevgisi, hatıraları ile var edilmiş, gelmiş oldukları bu yer; vatan bellenmişti. Şimdi buranın gençleri nerededir sormayın sakın? Çünkü yer değişimi, insanlığın var oluşundan beri vardır. Kimi sosyal, kimi ekonomik, kimi başka sevdaların peşinde terk etmişler köylerini. Şimdi yaşlıların daha bol olduğu Polonez köy, kendi kültürlerini var edip, yaşatabilme insanlığının sınavını veriyor.


Köy kahvesinde köy tadında içtiğimiz çaylar, yağmur ve bitkiler arasında kaybolmuş köyün kokusunu taşıyordu. Aynı kokuyu taşıyan bakımlı bir adam dikkatimi çekti. Yaşlıydı yaşlı olmasına ama bakımlı ve güngörmüş bir insanı olmalıydı. Selam verdim, selamımı aldı. Onun bulunduğu masaya geçtim. Çayına, sohbetine, geçmişine ortak oldum. Çekinmeden el uzattı, gönül verdi bize. İsmi Vilçete’ymiş. Ama ona Vinço derlermiş. Yaşı 75. Çocukları ve torunları çoktan yuvayı terk eğlemiş. Ama mutlu bir adam, günü bugüne devredip de yol alan bir insan ile konuştum. Her Polonez köylü gibi oda çiftçilik, hayvancılık yapmış. Kendi elleriyle var ettikleri köyde, o da güzel şeyler yapmış. Şimdi emekli. Yanında kalan kızı ile pansiyon işletiyorlar. Bir gün bu diyarlara yolunuz düşerse Tamera Pansiyon’a Vinço Bey’e selam verin. Görün ki yaşamın yaşlandırdığı diyarlarda; mutlu ve bakımlı yaşlı insanlar var ve gülüyorlar…
Polonez köy’de Ludwik Pansiyonda kaldık. Tarlaların bittiği, bitki ve ağaçların yüceltildiği güzel bir yer. Şimdi 5. kuşak olan genç Ludwik işletiyor bu mekânları. Başından çok işler geçmiş genç adam; zamanın çoğunu bizle geçirdi. Ne o bir mesafe, ne biz bir mesafe koyduk sohbetin insandan insana; dosttan dosta akan zamanına… Ludwik 40 yaşlarında Polonez köylü bir insan. Tıpkı Polonezköy’ü var eden ataları gibi durmak bilmiyor. Heyecanlı bir bedenin tüm telaşını, enerjisini bakışlarında, size gülüşünde görebilirsiniz. Samimiyeti, insanlık ile birleştirmiş bir centilmen o!


Ludwik’in ataları da tıpkı filozofun biz insanlığa söylediği gibi” Devinim” demişler. 1800’lü yıllarda geldikleri yöreyi; tarım ve hayvancılık ile şekillendirmişler. Ne doğayı katletmişler, ne doğayı küstürmüşler. Tıpkı eski ataları gibi, yine doğanın doğallığı içinde yaşadıkları katmerli acılarla birlikte bütünleştirmişler. Ve hayat felsefeleri sürekli çalışmaktan, öğrenmekten, öğretilerden yana… Siz onlara güveniyorsanız, onlar size çoktan güvenmiştir bile. Siz onları saydıysanız, onlar sizi çoktan sevmiştir bile.
Gecenin ilerleyen saatlerde Ludwik pansiyonun eğlencesi de başladı. Haftada bir gün gelen Siyah Kelebekler gurubu müzik adına, sanat adına; ne gerekirse yaptılar. Davul, gitar, ut ve keman; insanı insandan alan ve tekrar insana, doğaya bırakan sıcaklıkta devam etti. Gece ağır ve müzik tadında ilerlerken, müzik insanları da yorulmayan bir hızda ilerledi. Ludwik’in bonkör insanlığı yanan aç şömineye de yansımıştı. Ne şöminenin odunu, ne de ışığı ve ısısı bitti. Kimi keman, kimi ut, kimi gitar efendiliğin alkışını aldı.


Neredeyse tüm inançların, âlimlerin, filozofların istediği “devinim” yani hareket ve iş; Ludwik’in pansiyonunda müziğe, yemeğe, şaraba, biraya ve yaşlı ataların genç insanlara bıraktığı anılara dönüşmüştü.


Ben yine benden öte akıyor, küçücük adımların insanlığa yaklaşan büyük adımına, olmayan şapkamı ve bedenden ayrılmak isteyen ruhu; aydınlatıyordum.
Ludwik, pansiyon sahibi olmaktan öte, kırk yıllık dostun anlatımını özet ile sıralarken, yudumladığım biramda, insanlığımda Ludwik’in söylediği son sözleri bir kez daha hatırladım;


“ Beni en çok korkutan şey, ne güzel bir kadın, ne kazanacağım büyük paralar! Ben özümden, insanlığımdan uzaklaşma korkusu yaşıyorum.” diyen Polonez köylü Ludwik, belki de korktuğu insanlığın, korkmadığı insanlığa meydan okuyamayışının harika insanlığını bize armağan ediyordu.


Müzik gurubu Siyah Kelebekler, Bostancı –İstanbul’dan gelen dört genç adam. İşlerini çok iyi ama çok iyi yapıyorlar. Hem ut çalan, hem de solistlik yapan Efe; kendi adına tam bir uzman! Gece yarısını çoktan geçmiş, müzik şömine ve kadehlerin bağrını çoktan titretmişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde Siyah Kelebeklerin solisti Efe;


“ Gecenin en siyahında umudun bittiği yerdeyim. Köşeyi dönsem ölüm düz gitsem hayat gölgeleri içindeyim. Sen imkânsızsın sensizlik imkânsız aşk imkânsız sen!” diyordu.
Belki de devinim; insanı insan yapan imkânsızlıkların içinde imkânların bize sunduğuna minnet teşekkürünü yapa bilmek, göstermektir…


Güven













5 yorum:

çoban yıldızı dedi ki...

Keyifle okudum ve bir kez daha özendim sana.Kızımız olmadan önce eşimle mutlaka gitmeliyiz diye düşündüğümüz Polenezköye gidemedik.Hele şimdi çok daha zor görünüyor. Okuyunca gitmiş kadar oldum.Sağol Güvenciğim.

çoban yıldızı dedi ki...

:)))

İnşallah Güvenciğim,inşallah.

Guven dedi ki...

Yağma yok Zühreciğim.:)) Gitmek gerekir.Gitmiş kadar olmak yeterli olmaz derim.:))

Ben sever mazeretlerin boyu aşan kısımlarını:))

Balkız çok şirin.Belli ki Balkızın anne ve babası çok özen gestermiş.

çoban yıldızı dedi ki...

Sağol Dayısı. Umarım emekler boşa çıkmaz.

Guven dedi ki...

Olasılıklar küçük sevimli Balkızlar için varediliyor. Denenebilecek olasılıklara sevgi,saygı,ahlak,felsefe,sanat,ilim eklendiği halde; Balkızlar, Baloğlanlar; kendi yollarını çizdiyseler ve bu yol bizi tatmin dahi etmese;ben bu tabiatın güzel işleyişine şapka çıkartırım Zühreciğim. :))

O güzel yaratığı öpüyor ben.